Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştirmenin boş bıraktığı yerden seslenen yazar

Orhan Pamuk
İletişim Yayınevi

Orhan Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde verdiği derslerin notlarından oluşan ve yaklaşık bir buçuk yıl önce Harward Üniversitesi Yayınları tarafından kitaplaştırılan çalışması “Saf ve Düşünceli Romancı” bildiğiniz gibi artık Türkçede. Pamuk’un roman sanatı üzerine verdiği dersleri merakla okumamak mümkün değil elbette. Zira bu sanat doğduğu andan beri (özellikle de son yüz yıldır), en az içeriği kadar yazarı, yazarının yazarlık halleriyle de okurların kafasını kurcalamayı sürdürüyor. Bir roman nasıl kaleme alınır, kurgu, dil, kahramanlar nasıl seçilir, atmosfer ve karakterler nasıl yaratılır? Bütün bunları yaparken romancı ne haldedir, hangi ruh hallerine girer çıkar, ne yer, ne içer, hangi kalemi, hangi sayfayı kullanır, takıntıları var mıdır, ne söylemek ister? Ya da tek istediği bir şey söylemek istemediğini tüm dünyaya anlatmak mıdır? Anlatmak için mi yazar, keşfetmek için mi? Nerede kendini, nerede başkalarını anlatır?... Postmodern romanın kendini bizzat bu sorular üzerine inşa edip yıkmak üzerine kurduğunu da belirterek, soruların çeşidini  daha da arttırabiliriz istersek. İşte kabaca özetlemek gerekirse Pamuk’un derslerinde okurun kafasını kurcalayan bu tür sorular ve cevaplarını buluyoruz.  Pamuk, romanla kurduğumuz ilişkide, bir yazar olarak, yazarın rolünü anlatıyor çoğunlukla. Bu noktada, bağlamdan uzaklaşıp ilk gerçekçi sorumuzu soruyoruz kendimize, iyi ama yazar ölmemiş miydi diye?

 


Romantik dönemin yazarı, geleneğe ilişkin sağlam bir bilinci (geleneği devam ettirmek ya da yıkmak ve yeniden yapmak olabilir, fark etmez), bir sanatçı olarak kendi değeri konusunda şaşmaz bir özbilinci olan insan demekti. Ancak 20. yüzyıla geldiğimizde gelenek ve yazar aradan çıkarılarak yapıt merkeze yerleştirildi. Buna göre yapıt, tarihsel süreçten soyutlanmış, tikel bir gerçeklik olarak ele alınıyordu. Daha açık bir deyişle söylemek gerekirse, yapıtın tarihle gelenek ilişkisinden çok kendi içindeki ilişkiler önemliydi artık. Bu görüşün bir adım ilerisinde ise ister istemez yazarın da aradan çıkarılması, duruyordu. Öyle de oldu, yazarın ölümü dediğimiz şey böylelikle gerçekleşmişti…

 


Yazarın ölümü demek, yazarın yapısal bir işlevselliğe indirgenmesi demekti. Bugün gelinen noktada ise tam bir kararsızlık havası hakim. Yazarı aradan çıkarmakla, yapıtını bile gölgeleyecek şekilde onu ortaya atmak, yapıtı tarihsel süreçten tamamen soyutlamakla tarih ve gelenekle ilişkisi bağlamında ele almak, eleştirmek arasında salınıp duruyoruz. Pamuk da, çağına ait bir yazar olarak bu tür kafa karışıklıklarından mustarip. Öncelikle bir romantik dönem yazarı gibi ele alıyor kendini, yapıtlarını ve hatta okuduğu,  etkilendiği yazarları ve romanları. Yazarla karakterleri arasındaki hakikat ilişkisi üzerinde geziniyor. Kuramaca nerede başlar, hakikat nerede biter. Kim kimin içine nasıl ne ölçüde karışır, bu karışımı ayrıştırmak mümkün müdür… gibi. Yapıtın gelenek ve tarihle olan ilişkisine ise oldukça mesafeli. Ancak tutkulu bir okur ve yazar olarak tarihle ilişkisinin zengin ayrıntılarını da bizlerle paylaşıyor.

 


“Saf ve Düşünceli Romancı”, İngilizcede yayımlandığında Guardian’ın yazarlarından Adam Mars-Jones tarafından son derece sert bir dille eleştirilmişti. “(Bknz. Sabitfikir 24.03.11 “Keşke Pamuk’un söyleyecek özgün bir şeyi olsaydı”) Mars-Jones, eleştirmek ne demek, adeta suçluyordu Orhan Pamuk’u, söyleyecek özgün bir şeyi olmamasıyla, konularını vasat bir öğrenci gibi ele almasıyla, hiçbir iddia ortaya atamamasıyla… Kuşkusuz çok ağır eleştiriler bunlar. Tam olara katılmak mümkün değil. Ancak edebiyatla ilgilenen hemen her okurun keyifle okuyacağı “Saf ve Düşünceli” romancının eleştiri bağlamında özgün bir iddia bulması da pek mümkün değil. Belki Pamuk böyle bir iddia hevesinde de değil. Ancak sayfalarda gezinirken, edebiyatla ilgili bir şeyler okurken ister istemez insanın gözleri bir şeyler arıyor.

 


Pamuk’un ortaya attığı iki başat düşünce var, biri romanın bu kadar çok okunmasının, bir sanat olarak kabul edilmesinin temelinde, insan hayatında olmayan bir “merkez” düşüncesini, yanılsamasını vermiş olması. Diğeri ise karakterin roman sanatında belirleyici olmadığı düşüncesi. İkisi de oldukça tartışmalı. Pamuk “roman kişisinin karakteri değil, içinde yaşadığı manzaraya yerleşmesi, olaylar ve şeylerle çevrilmesidir daha belirleyici olan”, diyor. “İnsanlarda ve romanlarda özellikle 19. ve 20. yüzyıl romanında gösterildiği kadar ‘karakter’ yoktur aslında. Bu satırları elli yedi yaşımda yazıyorum. Kendimde de romanlardaki gibi –Avrupa romanındaki gibi mi demeliyim- bir ‘karakter’ göremedim hiç. İnsan karakteri hayatlarımızın şekillenmesinde, Batı romanında ve özellikle edebi eleştiride gösterildiği kadar önemli de değildir. Romancıların ilk amacı olması da, yaşadığımız hayata uygun değildir.”

 


 “Saf ve Düşünceli Romancı” her şey bir yana “eleştiri” üzerinde düşünmek için okunmalı sanırım. Değişen roman sanatını, ölmek üzere olan eleştiriyi ve bunun karşısında kendini bir yazar olarak tekrar tekrar tanımlayarak var etmeye çalışan, adeta eleştirmenin bıraktığı boşluğu doldurmak için didinen romancıyı anlamak için.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.