Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Hasbelkader öykücülük


KEREM IŞIK'LA SÖYLEŞİ: HASBELKADER ÖYKÜCÜLÜK

ONUR KOÇYİĞİT

 

Edebiyat dünyasının yeni bir yüze büründüğü, öykücülüğün kitaplardan çıkıp bloglara taşındığı bir ortamda, her şeye rağmen klasik anlamda öykücülüğe devam eden yazarlardan birisi Kerem Işık. Notos, Varlık, Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan öykülerinden tanıdığımız yazarın, geçtiğimiz Ocak ayında çıkan ikinci kitabı Toplum Böceği ile öykücülüğü de yeni bir ivme kazandı. İlk kitabı Aslında Cennet de Yok’a kıyasla daha `öykü` öyküler yazdığını belirten yazarla yeni kitabı hakkında konuştuk.


Toplumsal dinamikler, bireycilik, yozlaşma ve tüketme kültürüne derin atıflarda bulunduğu kitabına ve Kerem Işık’ın yazarlığına dair birkaç satırarası not...

 

 

 

Öykü kitabı yayınlatmak günümüz yayıncılığında zor. Bir roman yayınlatmaya kalktığında daha kabul edilebilir yaklaşılıyor ama öykü kitabı için aynı şeyi söylemek güç. "Ya kardeşim sayfa sayısı kurtarmıyor, dizgisi kurtarmıyor.” Gibi nedenler sunulabiliyor. Siz de bu tür durumlar yaşadınız mı?


Evet var öyle bir şey fakat ben bu konuda kendimi şanslı sayıyorum çünkü yayıncım da editörüm de bana bu konuda destek oldular. İlk kitapta daha çok yaşadım bu türden durumları ama ikinci kitap nispeten daha kabul edilebilir oldu. Bu konuda yayıncıyı da anlamak gerekli.

 

 

 

 


İlk kitabınız Aslında Cennet de Yok. Onda biraz daha fazla lirik bir dil hâkimdi. Toplum Böceği ile onun arasında ciddi bir fark var diyebilir miyiz?



Olmasa olmazdı herhalde. Zaten o bir ilk kitaptı ve her yazarın ilk kitabı, doğal karşılanacağı üzere, biraz acemilik ve birazdan fazla heyecanla yazılır, basılır. Bu heyecanım zaten daha önce olduğu gibi lirik bir heyecandı. Toplum Böceği ise daha profesyonel bir çalışma oldu, her açıdan. Hem biraz daha güçlü yazdım hem de tam istediğim gibi oldu diyebilirim.

 

 


Peki kitaplarda yayınlanan öyküler... Toplum Böceği’nde basılan öykülerden bazıları Notos, Kitap-lık gibi dergilerde basılmış. İlk öyküleri yayınlatma süreci nasıl gelişti?


Evet, o zaman birkaçı Kitaplık'ta ya da başka yerlerde yayınlanmıştı. Editör Murat Yalçın bu konuda bana çok yardımcı olmuştur. Kitaplık ilk göz ağrımdır, orada öykülerimin yayınlanması benim için çok büyük bir olaydı. Murat Bey'le hep yazışıyorduk, öykülerimi gönderiyordum ve o da sağolsun bana karşı hep yardımsever ve yönlendirici oldu.

Yayınla(ya)madığı öyküler için bile eleştiriler getirir, bazılarını metin üzerinde düzeltir, üzerini çizer, uğraşıp mesai harcar ve geri gönderirdi. Tabii ki bütün bunlar benim için hep bir itici güç oldu. Eleştirilmek ya da düzeltilmek beni kırmadı, incitmedi. Hoşuma bile gidiyordu.

 

 

 

 

 

"Yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader bu duruma geldim"

 

 

 

 

 

Gönderdiğiniz herhangi bir öyküye, herhangi bir yerden "Hayır bu olmamış" diyip geçen oldu mu? Bu kadar kesin bir ‘reddetme” durumu söz konusu muydu?



Aslında oldu –gülüyor- ama bu konuda birazcık da olsa onları anlayabiliyorum. Sonuçta öykü gönderen yalnızca ben değilim ve bir de bu gönderilen öykülerin yayınlanabilirliği ya da "öykü" olup olamadığı sorunu var. Belli ki bir şeyler gördü ya da bir şeyler hissetti. Hiç olmadı, şansım yaver gitti de öykülerim yayınlandı. Hakikaten bu konuda yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader benim öykülerime bakıldı ve bu duruma geldim.





Hasbelkader öykücü oldum mu diyorsunuz yani?



Aslında kastettiğim bu değil ama sonuçta bu dergiler ve yayınlar çok fazla insan tarafından yoğunlukla tercih ediliyor ve orada kendinize yer bulmaya çalışmak ve yer bulmak kolay değil. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda işin içine biraz şans ya da hasbelkader kavramı giriyor. Yoksa ben de biraz kendimi övüp, öykücülüğümü ön plana çıkarabilirim. Dediğim gibi, yetenekli de olsanız, muhteşem bir öykücü de olsanız, eğer yayınlatabileceğiniz mecralardan bir geribildirim alamıyorsanız, pek de bir şey yapamıyorsunuz.




 


Bu kitap kurgusal öğeler barındırıyor ama toplumcu-gerçekçi bir yanı da var. İronik bir diliniz var ve ben kitabı okurken bazı yerlerde kahkahalar atarak güldüm. Bu süreç nasıl gelişiyor?



Yaratmak istediğim dil bu olsun ya da olmasın, toplumcu gerçekçilikten ziyade daha çok anlaşılabilir olması taraftarıdır. İroninin neden olduğu gülme seansları için de komik ya da komiklik diyemeyiz. Trajikomik. Ben gülünebilen durumların daha ciddiye alındığını düşünüyorum. Bu yüzden de ciddi durumları gülünebilir olarak kaleme alıyorum. Yani gülünsün istiyorum ama bu sayede de ciddiye alınayım istiyorum.

 

 

 

 

 

 

"Toplum Böceği'ni yazdığımda, bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım"

 

 

 

 

 

Kitapta insanların büyük bir yozlaşma ile hayat içindeki koşturmacası var. Plazalarda çalışan, ne iş yaptığını bile tam olarak bilmeyen ama çalışmak zorunda olduğu için çalışan insanlar... Siz de onlardan birisi oldunuz mu -hiç sanmıyorum ama- özellikle İş Mi Bu ŞiBuMi öykünüzü kastediyorum.



Olmaz mıyım, tabii ki oldum ben de o insanlar gibi oldum (gülüyor). Büyük bir elektronik eşya şirketinde 3 yıl çalıştım ve plaza insanı oldum. O öyküde de "benden" bir parça da olsa var. Yani ben çok fazla toplumcu - gerçekçi olduğumu ya da herhangi bir akıma bağlı olduğumu da düşünmüyorum. Toplumsal konulara bir eğilim ve yönelme var tabii ki ama benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler oluyor diyebilirim. Herhangi bir konuya ya da bir şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. Mesela Toplum Böceği'nde yer alan öyküleri yazdığımda, şöyle bir şey(ler)e takıntılı olmaya başlamıştım; psikoloji, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, toplum içindeki bireyler birbirini nasıl etkiler, -işte sosyal psikoloji türünden şeyler- bunlara ilgimi yoğunlaştırmıştım. Bunlara karar verdikten sonra da yazmaya başlarım.

 



Bu kitapta belirgin bir lirik dil de var. Öykücü şiire kaçar mı ya da öykünür mü?


İlk kitabım Aslında Cennet De Yok'ta daha belirgin bir lirik dil var. Şiire de öykünme gibi bir durum olmadı aslında, yani hiç şiir falan da yazayım demedim, yazmadım da. Ama çok şiir okurum, gerçekten çok fazla. Edip Cansever yoğunluklu olmak üzere o kuşağın şairlerini sık sık okurum.

 



Yazar ile yazdığı arasında bir fark olduğunu düşünür müsünüz? Kerem Işık'tan bağımsız olarak öykücülüğüm var diyebilir misiniz ya da bunun tam tersini söyleyebilir misiniz?


Ben öyle bir şey olsun ya da hiç olmasın diye düşünmem. Zaten daha önce de söylediğim gibi, toplumcu-gerçekçi değilim ve pek fazla da bu insanları okumadım. Etkilenmek için de geçerli nedenlerim olmadı, olamadı. Ben daha kuramsal şeyler okuyorum ve onların bende uyandırdığı duygular ile yazıyorum. İlk kitap için bunu söyleyebilirim belki çünkü onlar daha çok bir seferde yazılmış ve hani sözümona bir ilham gelir de bir şeyler karalamaya başlarsın ve bitirirsin, o türden öykülerdi. Ama bu kitaptakiler öyle değil, özellikle ilk ve son öykü; bir kurgusu olan, bir yere varmaya çalışan, anlatması gereken öğeleri olan, kısacası bir meselesi olan öyküler.

 

 

 

Birkaç öykünüzü özellikle sormak istiyorum. “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası.” Orada RTÜK ile ilgili alternatif bir tanımlamanız var:  Resmi Terbiye Üst Kurulu. Ya da YÖK ile ilgili olanı; Yetişkinliği Öğretme Kurumu. Bunlardan biraz bahseder misiniz?


Her ne kadar insanlar itiraz da etse, sonuç olarak bu toplumun içinde yaşıyoruz ve bu toplumun dinamiklerinden etkileniyoruz. Burada illa ki eleştirel bakmak gerekiyor. O öyküde Kerem Işık yoktur ama Kerem Işık'ın yaşadığı toplum da bilinç de oradadır. Bu öykü daha çok topluma yönelik bir eleştiri ve dikte edilen fikirlerin reddinin ya da kabulunun gözönüne getirilmesi. Böylesine bir algı aslında toplumda da var. Sistemin sorunlarının dile getirilmesi de diyebiliriz.

 

 

 

Toplumun ya da ülkenin diyelim... Üzerinde yoğun ve keskin uçlu bir siyasi otorite baskısı da var. Yazarlar, yayıncılar, gazeteciler, akademisyenler tutuklanıyor ve yargılanmadan yıllarca tutuklu kalıyor, kalmaya devam ediyor. Siz bir yazar olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Açıkçası ben kendimi yazarak anlatabilen birisiyim. İnsanların tutuklanması ve yargılanması beni de etkiliyor ama bunlardan korkmuyorum ya da ürkmüyorum. Düşündüklerimi bir şekilde dışavurmam gerekiyor ve o gün, o dönem ne düşünüyorsam yazıyorum. Bunu engelleyemem. Siyasi otorite baskısı nedeniyle yazdıklarının yönünü değiştirecek birileri de var mıdır çok bilmiyorum zira gerçek anlamda yazan birisinin böyle bir durumda yazmaktan ya da yazdıklarından korkması da çok mantıklı gelmiyor bana. Peki gelecekte yazar mıyım ya da değiştirir miyim, emin değilim ama öykülerimde psikoloji ve felsefe yazacağımı söyleyebilirim. Beni engelleyecek bir şeyi de kabul etmem ne kabul ederim ne de bundan korkarım.

 

 

 

 

 

 

"Okuyucunun anlamak istediği gibi anlaması benim için başarıdır"

 

 

 

 

 

 


Psikoloji ve felsefeyi öyküye yerleştirmek zor değil mi? Sosyal Bilimler anlatım açısından daha detaycı ve zorlu bir süreç değil mi öykü ya da öykücülük açısından?

 

Ben zaten bu örgüyü minimumda tutmaya çalışıyorum. Toplum Böceği`nde Ludwig Wittgenstein'a ve Nietzsche’ye atıf birkaç kısım var ve ben insanların bunu bilerek ya da bilmeyerek, öyküden bir yönelim çıkarmasını bekliyorum. Hiçbir yönelim olmadan, sadece anlamak istedikleri gibi anlamaları da benim için bir başarıdır. Detaycı olmam gereken yerler oluyor ama bir tür öykücülük numarası bu ve elimden geldiğince daha fazla deniyorum. Başarılı olduğumu düşündüğüm bir yerde, o sosyal ya da psikolojik doktrini de ekliyorum. Bence bunun hiçbir sakıncası yok, zor olmasına zor olsa da. Zaten o aralar ne okuyorsam ondan etkilenirim. Mesela Tezer Özlü benim için çok özeldir. Dönüp dönüp tekrar okurum kitaplarını. Ya da şimdilerde mantık ve psikoloji okuyorum ki öykülerimi de onlar yönlendiriyor.

 

 

 

 

 

"Kitap reklamları olmalı"

 

 

 

 

 

 

 

Değişen bir dünya düzeni var ve edebiyat da bu değişime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Mesela kitaplar için reklam filmleri çekilmeye başlandı billboardlarda afişler boy boy gösteriliyor, tv programları yapılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Bence bu reklamlar olmalı. Bir sürü aptal şey için reklam filmi çekiliyor ya da bilboardlara afişleri asılıyor. Bunun yerine kitapların reklamları yapılsın, insanlar en azından bu reklam algısını kitaplarla ilgili olarak değerlendirsin. Eğer sistemde kullanabileceğimiz herhangi bir alan varsa bunu kullanmalı ve kullanımını da yaygınlaştırmalıyız diye düşünüyorum. Önceleri bu ve bu türden reklamlardan rahatsız olsam da, dediğin gibi değişen dünya düzeninde, eğer bazı şeyleri köktenci bir duyguyla reddederseniz bu sizin yararınıza değil zararınıza oluyor. Zararcı davranmak için de mantıklı bir neden göremiyorum açıkçası...

 

Toplum Böceği`nde dikkat çeken bir diğer nokta ise kitaptaki karakterler hiçbir şey yemiyor, içmiyor, kıyafetlerini bile değiştirmiyor. Aslında özel olarak belirtmemişsiniz ama ben böyle bir çıkarım yaptım. Neden bu tür insani davranışlar yok karakterlerinde?

 

Özel olarak yaptığım bir şey değil ama mümkün olduğunca steril ve sade yazıyorum. Eğer yazarken işime yarayacak bir öğe olursa kullanırım ama öykünün yükselişi sırasında araya sıradan bir şey iliştirmek hoşuma gitmez. Sonuçta öykü başlar ve yükselmeye başlar, bu türden bir yan kurgu, birilerinin giyinip soyunması ya da uyuması, bence öykünün ritmine uygun olmaz ve ben de pek öyle şeyler yazmıyorum. Bu yazmayacağım anlamına gelmez ama dediğim gibi eğer öykünün yükselişine engel olacaksa o durumları kullanmamayı tercih ediyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 




Toplam oy: 847

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.