Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Ey okur, geldiysen üç kere vur!

Genç ve hevesli bir edebiyat gazetecisiydim bir zamanlar. Edebiyat söyleşilerinin yeri ayrıydı benim için. Okuduğum metnin yazarıyla bir araya gelmek, aklıma takılanları sormak, bir iki saat de olsa edebiyatın derinliklerine dalmak bir yana, içimdeki magazin kuşunu da beslerdi bu söyleşiler. Bir yazarla yüz yüze görüşmek, halini hareketlerini, oturup kalkmasını tartmak, gündelik hayat içinde aldığı tavrı izlemek de vardı çünkü işin içinde. Yazarları ikiye ayırıyordum; konuşmak için yazanlar ve konuşamadığı ya da konuşmayı tercih etmediği için yazanlar. Çok karakteristik bir farklılıktı bu. Bazı yazarlar metne sığmıyor, hikayelerden taşıyordu, bazıları ise hayatla kurduğu tüm ilişkiyi sanki yazının, dilin evreninde var ediyordu. Bu farklılıkları izlemek ve konuşma dilini yazı diline çevirmek, yaptığım işin en eğlenceli kısmıydı bence... Zamanla edebiyat söyleşileriyle aram açılmaya başladı ama, gün geçtikçe metinle kurduğum ilişkinin içine yazarın girmesini istemediğimi fark ettim. Ve yavaş yavaş söyleşi yapmaktan vazgeçtim. Kısacası meydanı artık benden daha genç ve hevesli olan meslektaşlarıma terk etmiştim!

 

Gelgelelim zaman hızla değişti, internet ortamı yazarla karşılaşma biçiminlerini etkiledi. Bu anlamda gücü söyleşilerin elinden aldı. Daha doğrusu söyleşi yapan gazetecinin elini bir parça zayıflattı. Bunu bir olumsuzlama olarak dile getirmiyorum elbette. İnternet ortamı kaotik olduğu kadar zenginleştirici de. Ve metnini okurla buluşturmak isteyen yazarları daha görünür kılıyor mucizevi biçimde. Bunun yeni bir örneği, "Yazarından Dinle" projesi ("Kitapları yazarlarından dinleyin", SabitFikir). Söz konusu sitede yazarlar kısa videolarla kendilerinden ve metinlerini yazarken neler düşünüp neler hissettiklerinden söz ediyorlar. Kısacası bir metinle, bir yazarla tanışmak için birilerinin değer bulup onu yazmasını, söyleşi yapmasını beklememiz gerekmiyor.

 

İçinizden "Ama," dediğinizi duyar gibiyim. Evet, edebiyatımızın üzerine gölgesini düşüren kurumsallaşma süreci, piyasanın etkisiyle iyice bozuma uğramış, derken internetle birlikte daha da kafa karıştırıcı bir hal almış durumda. Eleştirmenler, edebiyat gazetecileri ortadan kalktıkça yazarla okur arasına giren süreç kısalıyor, piyasanın etkisinden de özgürleşiyormuş duygusu gelip yerleşiyor içimize, ama nitelikli edebiyatı keşfetmek, karmaşanın içinde kendimize göre iyiyi bulup çıkarmak da tam tersine giderek zorlaşıyor. Burada kalemim eleştirinin boşluğunu dile getirmek, eleştirmeni çağırmak istiyor ama biliyorum ki faydasız.

 

Zaman, nitelikli okurun kendi kendisinin eleştirmeni olması gerektiğini söylüyor artık bize. Piyasanın sürekli tekrarlayıp durduğu dil oyunlarına düşmemek, uyanık olmak, eleştirel bakışı geliştirmek elzem. Yoksa hayatımızı değiştirecek metinler karanlıkta bizi beklerken, boşlukta gezip duran kısa tanıtımlar, videolar, hatta teaserlar arasında kaybolmaya devam edeceğiz. Etmeyelim. 

 


 

* Görsel: Mert Tugen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Yayınevlerine neden nitelikli dosya gönderilmiyor? Genç yazar adayları neden nitelikli metin üretemiyorlar? Okuyucun burada ey yazar sen neredesin?


maalesef hayatımızı değiştirecek metinler karanlıkta bizi beklemiyor. piyasa şartları yüzünden hakkı yenen, nitelikli kitabı basılamayan o müphem yazar bir efsaneden ibaret. hiç de öyle romanınını yayımlatmak için yayınevi yayınevi dolaşan çaresiz bir oğuz atay yok bugün. keşke olsa. ama yok.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

 

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır.

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.