Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Hayati bir sınırda gezinip duran edebiyat olayı

Terry Eagleton’ın Edebiyat Olayı sıcağı sıcağına Türkçede. Eh, her şey bir yana Türk yayın dünyası için bu da kendi başına bir olay. Yoksa Sel Yayınları, dışarıdan baktığımızda pek okunmayacak, satmayacak bir kitabı neden hızla Türkçeye çevirip bassın ki. Demek ki okunuyor, demek ki ilgi çekiyor. Türk okurları edebiyatın kuramsal olarak çıkmaz sokaklarında kendilerine Terry Eagleton gibi, akil ve sivri dilli bir yol göstericiye ihtiyaç duyuyor. Ve gerçek edebiyatla, popüler olan arasındaki ayrım, bu ayrımın belirsizliği son zamanlarda daha çok kafa kurcalıyor. Edebiyata olan ilginin asla sönmediğini düşünüyorum, ancak bu ilginin temelinde sadece edebiyat aşkından ziyade hayatımızı artık tamamen kaplayan popüler kültür ürünlerinin yattığına inanıyorum; sapla samanı birbirinden ayırma dürtüsünün… Edebiyatla edebiyat olmayanı nasıl ayırabiliriz? Belli ki bu konuda belli bir içgörüden uzağız, sezgilerimiz körelmiş, bizi yönlendiren kalemlere olan inancımız azalmış… İş yine eleştiriye, eleştiri kurumunun işlemediğine gelip dayanıyor, en azından bizim nezdimizde ya, Terry Eagleton tüm dünya okurlarına sesleniyor…

 

 

 

 

 

Hadi Eagleton’la beraber soralım o hep aklımızı kurcalayan meşum soruyu: Edebiyat nedir? Eagleton’ın yaptığı öncelikle bu soruya verdiğimiz her yanıtın elimize düşen kar taneleri gibi, birkaç saniye içinde yok olacağının altını çizmek, bugüne kadar yapılan tüm tanımlamaların edebiyatı anlamlandırmakta ne kadar başarısız olduğunu göstermek ve yine de her şeye rağmen sanat bağlamında genel bir bakış açısına işaret etmek: “Romantizmden bu yana sanat eserinin en hayati işlevlerinden biri, ihtişamla ve neredeyse benzersiz bir şekilde, bir işlevden muaf olarak, söylediğinden çok gösterdiği vasıtasıyla yararlılığın, mübadele değerinin ve hesapçı mantığın esiri olmuş bir medeniyete örtük bir sitem işlevi görmesidir. Bu bakış açısına göre sanatın işlevi, işlevinin olmamasıdır.” Hayal gücünün ne olursa olsun statükoya ayak direyen bir yanı vardır, diyor Eagleton. Ama bütün bunların ardından yine de edebiyata dair gerçek anlamda hiçbir şey söylememiş olduğunda diretiyor. Edebiyat nedir sorusuna verilen her yanıtın “Peki ya…?” sorusunun zaferi karşısındaki zayıflığı, verilebilecek tüm ölçütlerin yarım yamalaklığı da cabası… Sanatın ve edebiyatın kendine içkin muhalifliği değil ama elbette Eagleton’ın her an tanımdan uzaklaşan tanımlama ve yorumlama biçimi bu.

 

 

Yine de açık bir şekilde insanların bir yazı parçasını edebi olarak nitelerken beş şeye dikkat ettiklerini dile getirmeden duramıyor: Kurmaca olan, günlük gerçekleri aktarmak yerine insan deneyimine ilişkin önemli bir içgörü sunan, dili çoşkulu, mecazlı ya da kendinin bilincinde olarak kullanan, alışveriş listesine benzer bir pratik karşılığı olmayan ya da bir yazı parçası olarak fazlasıyla değer verilen bir eser… Peki bu Terry Eagleton’ın edebiyat deyince anladığı şey mi? Hayır, Eagleton Edebiyat Olayı'nda baştan sona, kendi fikirlerini, genel olarak kuramı tartışırken bir yandan da edebiyatın günümüz insanı tarafından nasıl anlaşıldığına, nasıl yorumlandığına da ışık tutuyor. İşte bu beş unsur, insanlığın edebiyata dair ortak algısı olarak kesinleniyor; kim bilir belki de ertesi gün kökünden değişmek üzere…

 

 

 

 

 

 

Ve gelelim kurmacanın yapısına. 18. yüzyılda Güliver’in Gezileri'ni, tek kelimesine bile inanmadığını söyleyerek öfkeyle ateşe fırlatan psikopostan beri kurmacaya dair algımızda ve beklentilerimizde ne değişti? Ya da değişen bir şeyler oldu mu gerçekten. Başlangıcından bugüne kurmacayla ilişkimiz hep kafa karıştırıcı, hep netameli. Hayal gücüyle, inançla, bilinçdışıyla ve toplumla, kültürle kurduğumuz ilişki giriyor hep edebiyatla aramıza ya da edebiyatla olan ilişkimizi bütün bunlar sayesinde kuruyoruz. Eagleton Wittgenstein’ı işaret ediyor ısrarla: “Hiçbir şey, sahip olduğumuz kavramları anlamak için kurgusal kavramlar türetmekten daha önemli değildir.” Ama kurmacanın biçim ve tekniklerinin gerçeklikten bağımsız olduğunu unutmamak kaydıyla…

 

 

Kurmacanın belki de yazarını özgürleştiren yapısının aynı şekilde okurunun dünyasını daralttığını düşündürüyor bize yazar. Kurmaca bir dünyanın içine girdiğimizde bir satranç oyununun içine girmişçesine düşünce ve eylem özgürlüğümüz azaltılmıştır, diyor. Gönüllü bir vazgeçişten söz ediyor. Özgürlük burada artık, parlak bir hayal dünyasının içinde yürümek için ödediğimiz küçük bir bedele dönüşüyor. İş ki, içinde gezindiğimiz hayal dünyasının gerçekten de parlak olduğunu bilelim, buna değeceğine inanalım. İşte edebiyatla edebiyat olmayan, popüler kültür ürünü olan arasındaki sınır bu yüzden hayati ve tartışmaya, Eagleton gibi düşünürleri okumaya değer…

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Merhabalar,

 

Bu bilgileri bize editor(at)sabitfikir.com adresine mail atarak iletebilirseniz daha iyi olur.

 

Sevgiler,

 

 


merhaba,
size birkac yazi ve dosya onerisinde bulunmak istiyorum.
vatan kitap'in yani sira, kitap postasi dergisi'ne kitap tanitim ve elestiri yazilari yaziyorum. oncesinde 5 yil sureyle k dergisi icin biyografiler ve cesitli temali yazilar yazdim. ve aktuel dergisi'nin eski editorlerindenim. can yayinlari icin duzelti yapiyorum.
hakkimda daha ne soylemem gerektigini bilmiyorum.
onerilerimi hangi adrese gonderebilirim?

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.

 

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.