Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Türkiye’nin gözleri, Elif Şafak’ın göremedikleri…

Modern kesilmiş sarı saçlarının süslediği başını, doğulu olduğunu gizlemeyen, bilakis çektiği sürmelerle daha da vurgulayan iri kahverengi gözlerini hafif yukarıya doğru çevirmiş, arkasına yükselen İstanbul siluetini eklemiş Elif Şafak, Doğuya bakıyor... Bu fotoğrafta O her şeyiyle bir Doğu Batı sentezi, tek sorun İstanbul’u ve Türkiye’yi arkaya alması, gözünü ülkesine değil başka yerlere dikmesi gibi görünüyor… Bir makale yazmış New York Times’a, makaleni başlığını “Türkiye Nihayet Doğuya Bakıyor” koymuş. Pek doğru, pek güzel, düşünceleriyle görüntüsü birbirini tutuyor… Hem zaten onun durduğu yerden işler tam da böyle görünüyor olmalı.  Neresi peki onun durduğu yer? 

 

Orası Türkiye’nin yeni elitlerinin durduğu tepe.  Eski elitler de aslında iyi bilirler, oradan aşağıya doğru baktıklarında ne gördükleri değil, neyi görmek, göstermek istedikleri mühimdir. Dilleri, ona göre söyler… Yıllarını Batılı olmaya, Batının gözüne girmeye adamış Türk elitinin yerine gelen yeni elitlerin, yani Elif Şafak’ın şimdi tam merkezinde olduğu, her şeyiyle temsil ettiği, simgelediği kesimin bir önerisini seslendiriyor aslında o. Yıllar yılı bizi tüketen, içimizi hırsla ve büyük bir eziklikle dolduran şekliyle Doğulu olarak Batıya bakmaktansa, Batılı olarak Doğuya bakmayı öneriyor. Daha doğrusu, Doğunun gözünden bir Batılı olarak gözüken kendisine bakmayı keşfediyor. Daha da doğrusu, Doğunun gözünden Batılı gibi göründüğümüzü düşünüyor, hayal ediyor. Zaten günlerdir Mısır, Libya ekseninde yeni elitlerimizin bu hayali paylaşmaktan, tekrar tekrar dile getirmekten hiç bıkmamalarından da belli. Bir türlü tam olarak gelişmeyen, tutmayan modernizm projesinin yerini, sözde öze, Doğuya dönüş projesi alıyor. Öyleyse hadi ne duruyoruz, çevirelim aynayı tersine, gözlerimizi yukarıya daha yukarıya dikelim de, kendimizi hiç görmeyelim böylelikle, manzara biraz içimizi rahatlatsın, yeni elitlerimizin ruhunu okşasın. 

 

 

Türkiye bir değişim sürecinden geçiyor, ancak eski elitler Batı da Batı, Cumhuriyet de Cumhuriyet diye tutturmakta ısrarcı, yenilerse ruhumuzu, toplumsal benliğimizi ezen bu cendereden sanal bir şekilde de olsa bizi buradan çekip kurtarmaya kararlı. Ancak iki tabaka arasında kalanların düştüğü yer ise hep aynı. İşçiler, emekçiler, Türkiye’nin giderek artan yoksulluk batağında hep aynı uçurumun dibini boyluyorlar.  Elif Hanım, ''Türkiye'de siyasi sistem kutuplaşmış ve erkek egemen bir yapıdayken toplum, çok şükür, çok daha karma, ancak bunu Türkiye'ye dışarıdan bakanlar pek göremiyorlar'', demiş. Ne fena, demek biz de toplum olarak kendimize dışarıdan çok çok uzaktan bakıyor olmalıyız ki, onun gördüklerini göremiyoruz. Evet, Elif Şafak’ın durduğu yerde, eski solcusundan, dönüşmüş liberaline, feminist İslamcısına çok karma bir yapı mevcut, çok doğru ancak bunu topluma mal etmek, işte hep o beğenmedikleri toplumdan kopuk aydınlara yakıştırılacak bir davranış değilse nedir peki? Elitler, tıpkı sermayenin el değiştirdiği gibi, kitle olarak değişiyorlar ama temelde yaklaşım ne yazık ki hiç değişmiyor. Elif Şafak, kendi ortamı öyle olmadığı için Türkiye’de sadece siyasi sistemin kutuplaşmış ve erkek egemen bir sistem olduğunu zannediyor. İçinde yaşadığı toplumun kökleşmiş, kadın cinsi başta olmak üzere tüm “öteki”leri hiçleştiren bir sistem altıda ezildiğini, bilmiyor. Toplumuna karşı kör ve sağır. Dile gelince, hangi niyetle bilemiyoruz ama doğruyu söylemiyor. 

 

Örneğin rakamlar Türkiye’de kadına yönelik şiddetin son yedi yılda yüzde bin dört yüz arttığını söylerken Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artmadığını, ancak son yıllarda medya tarafından görünür hale getirildiğini hatta bazı medya kuruluşları tarafından malzeme olarak kullanıldığını söylemesi, bizi şaşırtmıyor. Evet, kendi iktidarından başı dönmüş bir iktidarın sözcüsünün olayları bu şekilde yorumlaması hiç şaşırtıcı değil. Ancak Elif Şafak’ın sözleri, şaşırtıcı olması şöyle dursun, yaralayıcı. Bir kadın- aydın- yazar olarak erkek egemen sistemin sadece siyasi alanda etkili olduğunu düşünüp, bunu dile getirebilmesi… Acaba, hiç mi rahatsız değildir ruhu... Gün geçtikçe anlıyoruz ki, yeni aydınlarımız iktidarın sözcüsü, tutmayan modernleşme projesinin üstüne başka bir tutmayacak projeyle halkın üzerinde deney yapacakların yanında yer alacaklar belli ki, anlıyoruz…

Yarın, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Türkiye öyle ya da böyle kadına yönelik şiddetle yüzleşmeye çalışırken, Elif Şafak ve temsil ettiği zümre neden Doğuya bakmakla meşgul? Yoksa Tükiye’nin Doğu ülkeleriyle yaptığı ekonomik işbirliklerinin kültürel alt yapısını, üst yapısını falan oluşturmaya mı soyunuyorlar? Ne yapıyorlar?  

 

Tepenin yamaçlarında…

 

Sabitfikir’in Haber bölümünde yer alan 01.03.2010 tarihli haberi okumaya devam ediyorum: “Türkiye'nin çok etnikli, çok dilli, çok dinli bir imparatorluktan gelen geleneği ve 80 yıllık anayasal cumhuriyet tecrübesiyle, kusurları olsa da demokrasiye geçişi sağladığını vurgulayan Şafak, Türkiye'nin doğu ile batıyı, İslami ve Doğu unsurlarıyla, modern, demokratik ve laik bir rejimi harmanlamada, pek çok yanıt verebilen bir ülke olduğunu kaydetti”, deniyor. Ben okumaya devam ettikçe görüyorum ki hayal de devam ediyor. Bu düş, keşke gerçek olsa diyorum içimden. Hangi arada demokrasiye geçişi sağlamışız, hangi noktada modern laik bir demokrasiyi hem Batıyla hem İslami ve Doğu unsurlarıyla harmanlamışız acaba, merak ediyorum. Kadın giyimi hala takım elbiseli erkekler tarafından siyasi malzeme olarak kullanılmıyor mu yoksa, muhafazakar iktidar partisi Türkiye’yi sadece muhafazakar Müslümanlardan oluşan bir topluluğun istek ve çıkarlarına göre yönetme çabasından vaz mı geçti, eşcinsellik bir hastalık olarak görülmüyor mu artık, üniversitelerimizde bağımsız bilimsel araştırmalar mı yapılıyor, tecavüze uğrayan kadınlar dekolte giyimleriyle tecavüze davetiye çıkarmıyorlar mı, muhalif olan herkes bir bir susturulmuyor mu?... Elif Hanım’ın bakışlarına benim, bizim göremediğimiz neler neler mazhar oluyor acaba?   

 

Türkiye Doğuya da bakıyor Batıya da, bir tek kendine bakamıyor ama. İkinci Cumhuriyetçiler, Cumhuriyetin kökten reddettiği, hatta varlığını onun yokluğu üzerine kurduğu Osmanlı’yla, Osmanlı kültürüyle barışmaya, toplumu barıştırmaya çalışıyorlar şimdilerde. Ancak kim çıkıp da, Osmanlı’dan günümüze dek sirayet eden Müslüman-sünni kültürün iktidarının Anadolu’da hiçbir zaman sökmediğini, Anadolu’nun hep “öteki”,  Anadolu’nun temelde hep muhalif olduğundan dem vuracak. Kim, Anadolu Müslümanlığının Orta Asya’dan bu topraklara pekala taşıdığı Şamanist-animist alt yapıyı kabullenecek. Bazı tarihçiler Osmanlı’nın anavatanının Anadolu değil, Rumeli olduğunu kabul ediyorlar. Kim bu tarihçileri dikkate alarak, kültürel araştırmalar yapacak ve şimdiki iktidarla Anadolu’nun temelde uyuşmaz yapısını çözümleyecek. Bu ruha kim dokunabilecek, ne zaman? Oryantalist bakışın da ötesinde kaleme aldığı romanlarıyla Elif Şafak mı, ya da diğerleri mi, hiç sanmıyorum. Elif Şafak belki de haklı, Türk halkı değilse de yeni Türk aydını artık gerçekten de Batıya değil Doğuya bakıyor, ama hiçbir şey göremiyor. Hepsine tepelerden aşağıya inmelerini öneririm, safça, en azından bir parça sağduyu için…

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Gurbette yasayan ve omrunu egitime veren birisi olarak, Elif Safak in son kitabini okudum ve kesinlikle bu makaleye KATILMIYORUM!


o gramer değil dil bilgisidir...dil bilgisini eleştirirken böyle bir cümle kurulunca elif şafak'ın neden bu kadar özenli olmadığı ortaya cıkıyor


eleştiriyi yapan arkadaşın da dilbilgisi yerine gramer kelimesini seçmiş olması..


Elif Şakaf baba ve piç romanının tüm sayfalarında gramer yanlışlıları ile dolu olup türkiye nin gözleri önüne de sergilemmelidir...

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.