Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

“Furuğ Hepimize Cesaret Veriyor”




Toplam oy: 7
Nazan Kesal, Tiyatro Poyraz yapımcılığında hayata geçirdiği Yaralarım Aşktandır oyununda İran’ın en büyük şairlerinden Furuğ’un hayatını oynuyor. Tek kişilik oyun, vefatının ardından iki gün boyunca bekletilen, gömülemeyen şairin bu “iki günü”nden yola çıkıyor. Yaralarım Aşktandır, Kesal’ın 25 yıllık hayalinin ürünü. Furuğ şiiriyle ilk tanıştığında onun sesini duyurmaya karar veren sanatçı bu hayali için 25 sene beklemiş. Şairi neredeyse yakın bir dostu gibi tanıyan, Furuğ'un hikâyesini büyük bir heyecanla anlatan Kesal, “Furuğ benim kız kardeşim, bu duygumu ilan etmek ve çoğaltmak tek amacım” diyor.

Öncelikle nasıl tanıştınız Furuğ ile?

 

25 yıl önce Ercan’ın (Kesal) bana hediye ettiği şiir kitabıyla tanıştım ben Furuğ ile. Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi’nin birlikte Türkçeye çevirdiği kitap toplam 1800 adet basılmıştı ve bana gelen 1240. kitaptı. O kitabı okuduktan sonra Furuğ bana, “Benim sancılarımı, yaşadıklarımı duyur herkese” diye fısıldadı. Yıllar boyunca bu hep içimde bir yerdeydi. 1999 yılında ilk denemesini yaptım aslında. Diyarbakır’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Furuğ’un çok sevdiğim şiirlerinden kolaj hazırlayıp bir performans yapmıştım. Bir-iki gösterimlik bir şeydi. Zamanın ruhundan bağımsız yaşayan bir oyuncu değilim. Her gün kadına şiddetin, travmanın, trajik olayların olduğu bir dönemde istedim ki hem ben tekrar Furuğ’un ruhuna geri döneyim hem de Furuğ aracılığıyla bütün kadınlara bir şey söyleyelim. O değişime bizim de bir katkımız olsun. Çünkü Furuğ’un benim değişimimde büyük katkısı vardır. Ben de çocukken çok cesaretli bir çocuktum, dışavurumcuydum. Risk almayı severdim. Furuğ ile bir ruh benzerliğim de var. İstedim ki bütün kadınlar Furuğ’un mücadelesine tanıklık etsin. 32 yıl gibi kısacık bir hayata o kadar çok şey sığdırmış ki Furuğ. Onunki bir var oluş mücadelesi olmuş. Kısa film çekiyor, Ev Karadır isminde, İran sinemasının mihenk taşı oluyor; bir şiir yazıyor o güne kadar hiçbir kadının yapmaya cesaret edemediğini yapıyor, bir erkeğe ithaf ediyor. Resim yapmış, montaj yapmış, senaryo yazmış, oyuncu olmuş. Her anlamda öncü bir kadın.

 

 

Furuğ hayatıyla, şiirleriyle, mücadelesiyle kadınlara ne söylüyordu?

 

Furuğ aslında kendisi gibi ortak mağduriyeti yaşayan, kadın olduğu için dışlanan, şiddete uğrayan diğer kadınların sesi olmuş, dili olmuş, sözcüsü olmuş. Sadece kendisi için söylemiyor, yazmıyor, film çekmiyor. Bütün kadınların ortak derdini sanatına aktarıyor. Bir aktivist ve bunu sanatıyla yapan bir kadın. Romantik şair olarak adlandırılıp, kapitalist sistem onun “Kuş ölür sen uçuşu hatırla”sını alıp popülerleştirse de Furuğ sadece bu değil. Evet, Furuğ romantik şiirleri de olan bir kadın, bir dönemi çok acı ve hüzünle geçmiş ve bu şiirlerine yansımış; özellikle ilk dönem şiirleri olan Tutsak, Duvar, İsyan… Öyle bir dönemi var ki Furuğ’un Yeryüzü Ayetleri, Yeniden Doğuş, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına gibi şiirleriyle hem onu beğenmeyen, şairliğini sorgulayan erkek şairlere bir tokat atmış hem de tüm dünyada daha çok tanınır hale gelmiş.

 

 

Yaralarım Aşktandır’da Furuğ büyük bir şair olmasının yanı sıra gerçek bir insan kimliğiyle de veriliyor; zaafları, sevilme ihtiyacı, babasıyla olan sorunlu ilişkisi… Zaman zaman çocuksu, zaman zaman muzip, hep bir güç bulup yeniden devam edebilen bir kadın var karşımızda.

 

Benim Furuğ’u yaparken amacım onu ikonlaştırmadan, putlaştırmadan, onun popüler yanlarından ziyade gerçek Furuğ kimdi onu ortaya çıkarmaktı. “Furuğ aslında kimdi” sorusunu önce kendime sordum. Furuğ aslında benim, Furuğ aslında sizsiniz, Furuğ benzer coğrafyalarda yaşayan, benzer travmalara tanıklık etmiş, yaşamış, maruz kalmış bütün kadınlar. Biz oyunu böyle bir noktadan ele aldık, onun ruh halinden yola çıktık. Çok zengin bir karakter vardı karşımızda. Ne kadar çok ağlıyorsa o kadar çok gülen bir kadın. Çok komik bir kadın, insanları mutlu etmekten mutluluk duyan bir kadın. Eski fotoğraflarına bakıyorum, etrafındaki herkes çok mutlu. Babasıyla olan ilişkisi de enteresan. Babası Şah Rıza’nın en önemli komutanlarından biri, aynı zamanda çok entelektüel bir adam. Onun kütüphanesi sayesinde şair oluyor biraz da. Soğumuş asker kalbi, güç, iktidar, erkeklik öğretisi babayı çok sevdiği kızından uzak tutuyor.



Furuğ’un hikâyesi ne denli acı olsa da hep bir var oluş mücadelesi yaşamış… Ve hep ait olduğu topraklara geri dönmüş.
Şebnem’in (İşigüzel) çok güzel bir cümlesi vardır oyunda, “Ben ömrümü dönüp dolaşıp doğduğum şehirde aradım. Ve her defasında geri döndüm. Çünkü insan köklerinden uzağa gidemez. Bir ağacın kökleri neredeyse gövdesi oraya hayat verir. Gölgesi oraya düşer.” Yani diyor ki Şebnem, daha doğrusu Furuğ’a dedirtiyor ki, ne yaşarsa yaşasın, ne kadar travmatik bir yaşamı olursa olsun yine İran, o topraklar, o coğrafya Furuğ’un sanatçı kişiliğini ortaya çıkarıyor. İnsan hatıraları neredeyse orada olmak istiyor. Gidip gidip geri dönüyor İran’a.

Oyun tam bir kadın dayanışmasıyla hayata geçirilmiş, yazarı (Şebnem İşigüzel), yönetmeni (Berfin Zenderlioğlu), yönetmen yardımcısı (Deniz Biber) da kadın… Tüm ekip de sizin gibi Furuğ tutkunu mu?
Bu oyun benim hayalimdi, rüyasını ben kurdum. Ama tek başıma yazamayacağımı, yönetemeyeceğimi, kendime dışarıdan bakmayı beceremediğim anların olacağını biliyordum. Önce Furuğ’u çok seven yönetmenimiz Berfin ile tanıştım. Furuğ’un kült haline gelmiş şiirlerinden bir şeyler yapmaya çalıştık ama bu benim daha önce yaptığım projeye dönüşecekti. Ben daha farklı bir şey yapmak istedim, bir öyküye dönüştürelim ve bunu Furuğ kendi diliyle anlatsın istedim. Türkiye’de bunu kim yazabilir diye düşündük; listede birkaç iyi kadın yazar vardı, ama ben ilk Şebnem İşigüzel’i düşündüm. Onun hem kadına bakışını çok beğenirim hem de yazdığı romanları çok severim. Fikrimi onunla paylaştığımda o da büyük heyecan duydu. Onun da roman yazarı olarak başka bir şey yapmaya ihtiyaç duyduğu, hatta bir tiyatro eseri yazmaya karar verdiği bir dönemmiş. Ertesi gün Berfin, Şebnem, ben buluştuk. Şebnem’e nasıl bir şey hayal ettiğimi anlattım. Amacım bir otobiyografi değildi, kendini ikonlaştıran, kendine methiyeler düzen bir metinden olabildiğince uzak durmak istedim. Furuğ öldüğü zaman cadı ilan edilmiş, iki gün boyunca ölüsünü bekletmişler, gömmemişler. Bu beni çok yaraladı, çok etkiledi. Bu boşluk, bu arafta olma hali, bu sıkışmışlıktan yola çıkmak istedim. Musalla taşından kalkıp ölüme bile direnen o kadını oynamak istedim. O bir metafor, bir simgeydi elbette. Bizim derdimizi daha iyi açığa çıkaran bir soyutlamaydı. Furuğ’un öldüğü zaman bile herkesi yaşama davet eden, ölüme meydan okuyan tarafını ele aldık. Şebnem de müthiş bir dünya kurdu, meseleyi bir kadın meselesine taşıdı. “Bir kadın kaç kere ölür” diye sordu seyirciye. Oyunda birkaç şiirini kullandık Furuğ’un, kendi ölümünü yazdığı çok uzun bir şiiri var, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına. Bu şiir benim omurgam oldu, onu parçalara böldük.

Son yıllarda Türkiye’de de büyük ilgi görüyor Furuğ, şiirleri, hayatı keşfediliyor, posterleri basılıyor… Edebiyatın posterleştiği bir dönemde iyi bir malzeme olarak görülüyor olabilir mi?
Trajik bir öykü Furuğ’unki. Onun dizelerindeki mananın şiir seven birini etkilememesi mümkün değil. Furuğ şiirlerinin bu kadar hızlı biçimde dolaşıma girmesinin sebeplerinden biri de aslında kendi şairlik hünerinden kaynaklanıyor. Klasik şiir kalıpları üzerinden yazmıyor. Günlük konuşma diliyle, gündelik ruh hallerini, bir kuşun nasıl uçtuğunu, bir kadının iç sızılarını anlatıyor. Furuğ’u Furuğ yapan nüvelerden bir tanesi de kısacık yaşamı başarılarla dolu olsa da o başarılara odaklanan bir kadın olmaması. Şöyle diyor: “Nerelerde başarılı olduğumu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Çünkü geçebilmeliyim. Şiir akıntıdır, gidiştir. Başarılı olmak fikri insanı aldatır. Ben yaşamak istiyorum, yeni şeyler üretmek.” Bir sanatçı duruşu olarak çok devrimci bir duruş bu.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

 

 

 

 

Dünyasızlar içinde büyünün, savaşın, aşkın, edebiyatın, dostluğun olduğu; dünün, bugünün iç içe geçtiği bir kitap… Kitapta Stalin, Hitler de var, kadim bir hikâye olan Harut ile Marut da… Tüm bu kişiler, arka plan, kavramlar nasıl bir hikâyeye hizmet ediyorlar?

 

 

 

 

Yazmayı ve okumayı, konuşmaktan daha çok seven bir insanım. Dolayısıyla “kelimeler” hayatımda olmazsa olmazlarım arasında. Konuşarak ifade etmeyi beceremediğim çoğu şeyi kelimelerle anlatmak istiyorum hep.

 

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değişirken, bir şeylere benzerken, siz de bir şeyleri değiştirip dönüştürüyorsunuz. Avanos’ta doğdum ve büyüdüm. Bozkır ve kasaba çocuğuyum. Memleketim gibi sessiz, hüzünlü ve içli geçti çocukluğum. Beklenmedik coşkular ve sebepsiz bir neşe de oldu elbette.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta