Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”




Toplam oy: 15
Oyuncu, tiyatro yazarı, senarist ve yönetmen Buğra Gülsoy ilk romanı Birinci Kıyamet, Güneşin Battığı Yer’i geçtiğimiz yıl okuyucularla buluşturmuştu. Şimdilerde serinin ikinci kitabı üzerine çalıştığını söyleyen Buğra Gülsoy kelimelerle olan ilişkisini, yazma ritüellerini, hayatlarından, ürettiklerinden etkilendiği isimleri, unutamadığı kitapları yazıyor.

 

 

 

Yazmayı ve okumayı, konuşmaktan daha çok seven bir insanım. Dolayısıyla “kelimeler” hayatımda olmazsa olmazlarım arasında. Konuşarak ifade etmeyi beceremediğim çoğu şeyi kelimelerle anlatmak istiyorum hep.

 

Hayatımı değiştiren kitapları Varoluşçuluk (Jean Paul Sartre), Güneş Ülkesi (Tommasso Campanella), Suç ve Ceza (Dostoyevski), Sokrates’in Savunması (Platon) ve 1984 (George Orwell) olarak sıralayabilirim.

 

 

Kitaplar bana; her şeye şüpheyle yaklaşma, daha çok soru sorabilme ve bir olaya sonsuz farklı açıdan bakabilme yetisini kazandırdı. Roman okumayı da seviyorum elbet ama daha çok fikir kitapları veya belgesel tarzı kitaplar ilgimi çekiyor diyebilirim. Okuduğumuz kitaplar, özellikle de fikir kitapları, biz onu hissetmesek de günlük yaşantımızı ve kararlarımızı etkileyecektir; bu da çok normal. Siz hiç fark etmeseniz de geçmişte okuduğunuz bir yazarın dünya görüşü bugünkü siz olmanıza katkı sağlamıştır. Elbette illa tek bir kitapla kendi doğrularınızı da bulmamış olabilirsiniz. Okuduğunuz tüm kitapların içinde, beyniniz size en yakın gelen doğruları sentezleyip kendinize yeni bir görüş de kazandırmış olabilir. İçgüdüsel bir varoluş süreci bu.

 

 

Çocukluğumun unutulmaz kitapları arasında Jules Verne'in 80 Günde Devrialem, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve Dean R. Koontz’un Nöbet romanı başta geliyor sanırım.


Okuduğum kitap türleri sık sık değişiyor. O dönem hangi konular ilgimi çekiyorsa veya hangi konuya merak salmışsam, onunla ilgili kitaplar okuyorum. Tarihi, araştırmayı çok seviyorum; kimiz, nereden geldik, niye tüm bunlar yaşandı? gibi cevabını heyecanla aradığım binlerce soru var hep kafamın içinde. Gerçek tarihin ardını merak ettiğim kadar, uzaya ve mitolojilere de merakım sonsuz. Sürekli okuduğum kitaplar içinde, Erich Von Daniken’in Tanrıların Arabaları var mesela. Bilime de çok merakım var; Einstein, Tesla üzerine yazılan kitapları da sıkça okurum.
Okurken sürekli notlar aldığım için elimden kalem eksik olmaz. Daha çok evde okumayı seven biriyim. Çoğunlukla salondaki bir köşede veya bazen yatağımda. Ama ağırlıklı olarak masamda oturarak, notlar alarak okurum.
İlham kaynaklarım sürekli değişiyor; neyin, ne zaman size ilham vereceğini kestirmeniz çok zor. Ama Birinci Kıyamet ve yakında çıkacak olan İkinci Kıyamet romanını yazarken bana en büyük ilhamı Tomaso Albinoni’nin “Adagio”su vermişti. Adagio’nun öyküsü de çok etkileyici; İkinci Dünya Savaşı sonrası, Dresden bombardımanının ardından, şehrin geride kalan kültürel mirasını kurtarmak için yapılan bir çalışmada, yıkıntıların içinde bulunmuştu Adagio. “Müziğin Anka Kuşu” olarak da adlandırılır. Okurlarıma romanı okurken Adagio’yu dinlemelerini tavsiye ederim. Çünkü ben yazarken hep dinledim, özellikle de bölüm sonlarında.
Yazma ritüellerim elbette var. Yazarken arkamda kimsenin olmaması, yazdığım kelimelerin duygusuna tercüman olabilecek müzikleri açmam, tıkandığımda bir koltuğa uzanıp, gözlerimi kapatıp tıkandığım yeri çözene kadar gözlerimi asla açmamam… diye sıralayabilirim. Bir de aşırı sessiz ortamlarda asla yazamam.
Yazma sürecim farklı adımlardan oluşuyor. Önce bir fikir belirir zihnimde ya da bir sahne, bazen de sadece bir final veya bir başlangıç. Sonra onu demlemeye bırakırım kafamın içinde. Yeterli olgunluğa geldiğinde, notlar almaya başlarım, bütünü görmeye çalışırım, sonra da bilgisayarın başına oturma süreci başlar.
Gündelik akış içerisinde yazmaya alışkın biriyim. Asla o akışın bozulmaması gerekiyor. TV açık veya önümde birileri konuşuyor olsa da kolay konsantre olduğumdan bir süre sonra dış sesleri duymamaya başlıyorum. Etrafımdaki tüm sesler kaybolduğunda nerede olduğumu fark etmeye başlıyorum. O zaman hemen kopuyorum yazmaktan. Not defterim olmazsa olmazım, sürekli notlar alıyorum, yerzaman fark etmeden.
Kitap, tiyatro ve film senaryoları yazmak edebiyatın özellikle sevdiğim alanları arasında.
En sevdiğim yazarları tek bir kişiyle sınırlamam çok zor ne yazık ki. Ama Türk olarak Aziz Nesin diyebilirim, çünkü kendi zamanının ötesini düşleyen bir yazar, cesareti sonsuz, aynı zamanda metaforları çok zekice kullanıyor. Mesela Bir Şey Yap Met kitabı hiçbir zamana ait değil, çünkü her zamana uygun, üstelik gerçek üstü bir dille yazılmış. Yabancı yazarlardan da George Orwell diyebilirim. 1984 ve Hayvan Çiftliği kitapları zamanların ötesinde, aynı Aziz Nesin’in kitapları gibi.
Aynı anda birkaç kitap okuyabilen okurlardan değilim. Diğerine ihanet ediyormuşum gibi geliyor bana. Tikliyim bir de, birini tam bitirmeden diğerine geçemiyorum. Şu an Karen Armstrong’un Mitlerin Kısa Tarihi kitabını okuyorum. Bir önceki kitabım ise Roger Garaudy’nin İsrail, Mitler ve Terör’dü.
Bir insanın oluşum süreci fazlasıyla şiirsel. Şu an dokuz aylık olan oğlumun büyümesinin her evresine tanıklık etmeyi hayatın en şiirsel anları olarak görüyorum.
Hayat mottom’u şu cümleyle özetleyebilirim: Esse Quam Videri: “Bir şey gibi görünmek yerine, onu olmak.”
Mutsuz, umutsuz zamanlarımda okuyamıyorum maalesef. Kafamı bir türlü toplayamıyorum çünkü. Ama yazmak öyle değil, bir tür terapi süreci benim için. Beni mutsuz eden şeylerden de, sıkıntılarımdan da yazarak sıyrılabiliyorum ancak, ama unutarak değil, daha çok kâğıda dökerek, belki de yüzleşerek.
Bir sanat dalında gerçekten iyi olmak için en önemli şey hayal gücünün sınırlarını zorlayabilmek diye düşünüyorum. Sırf yeteneğiniz var diye “gerçekten” iyi olacaksınız diye bir şey yok, sırf çok çalışıyorsunuz diye de. İkisinin birlikte çoğalıyor olması lazım. Çünkü hayal kuramıyorsanız eğer, sınırlarını zorlayabilecek bir hayaliniz de yok demektir.
Özellikle sinemada Krzsysztof Kieslowski’nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’i bana ilham vermiş, sonraki yıllarda yazdığım pek çok metni etkilemiştir. Öldürme Üzerine Kısa Bir Film üniversite yıllarımda suç psikolojisine olan merakımı ortaya çıkarmıştı. Sonrasında yazdığım birçok işin içinde -özellikle de tiyatro oyunlarında- o filmden parçalar olmuştur hep. Örnek olarak, “Pragma” oyunu ve “Mahalle” filmi.
Şimdilerde Birinci Kıyamet, Güneşin Battığı Yer romanının devamı ve serinin son kitabı olan İkinci Kıyamet, Güneşin Doğduğu Yer üzerine çalışıyorum. Kısa bir süre sonra raflarda yerini alacak. Ondan sonra ise bir tiyatro oyunu yazma hayalim var, büyük bir oyun, kelamıyla ve sahnelenişiyle. Hemen akabinde ise yeni romanımın hazırlıklarına başlayacağım.

 

 

 



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

 

 

 

 

 

Letaifü’l-İşarat bir tefsir. Farkı zannediyorum Abdülkerim Kuşeyri’nin kimliğinde. Kuşeyri bir mutasavvıf. Girişte, “fıkıhakide alanında ikincil yorum, ahlak alanında ise birincil yorum anlamına gelen bir işari tefsir” diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz bunu?

 

 

 

 

Modern öykünün öncü, yol açıcı öykücülerinden Jorge Luis Borges’in (1899-1986), Türkçedeki en iyi öykü toplamlarından biri çevirmenleri Tomris Uyar, Fatih Özgüven, Fatma Akerson, Peral Bayaz olan Alef adlı eseridir. Onun özellikle temel vurguları olan labirentler, rüya ve zaman bu kitaptaki öykülerde belirgin bir şekilde yer alır.

 

 

 

 

 

Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi çalışmanıza geçeceğiz hocam ama, ilk soruları genel perspektifte tutmak adına soruyorum: Osmanlı Kuruluş tezleri bir döneme adeta tarihçilikte damga vurdu, fakat, sanki sizin katkılarınızla bunlar son buldu… Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

 

 

 

Dünyasızlar içinde büyünün, savaşın, aşkın, edebiyatın, dostluğun olduğu; dünün, bugünün iç içe geçtiği bir kitap… Kitapta Stalin, Hitler de var, kadim bir hikâye olan Harut ile Marut da… Tüm bu kişiler, arka plan, kavramlar nasıl bir hikâyeye hizmet ediyorlar?

 

Öncelikle nasıl tanıştınız Furuğ ile?

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.