Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Ateşi kim yakıyor?




Toplam oy: 936
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap

Lafı hiç dolandırmadan konuya girelim: “Gerçek edebiyat kapitalist diktatörlük için tehlikeli bir türdür," diyor Zülfü Livaneli. Öyle hamasi bir ifadeyle geçiştirmekle de kalmıyor düşüncesini, işliyor, derinleştiriyor, açıklıyor. Açıklamaya kulak vermeden önce söyleyeyim, kitabın adı Edebiyat Mutluluktur. Livaneli, edebiyat üzerine kaleme aldığı denemelerini bir araya getirmiş. Gazete yazılarını kitaplaştırma eylemini oldu olası sevmem, iş edebiyata gelince değişiyor tabii. Son birkaç gündür bu denemeler içinde gezinip duruyorum ve durugörü sahibi bir kalem olarak kabul ettiğim, denemelerini –hoşgörüsüne sığınarak- diğer eserlerinden daha çok sevdiğim Livaneli’yle aramızda geçen tartışmalı edebiyat gündemini ilginize sunuyorum.
 

 

 

Dönelim başa. Kaç edebiyat var bu dünyada? Popüler edebiyat? Gerçek edebiyat? Yüksek edebiyat? Ticari edebiyat? Muhafazakar ya da yandaş edebiyat?  Kapitalizm, böl ve yönet sistemini getirmiş olabilir mi edebiyata? Benimki gülünç bir paranoyaysa eğer aynı paranoyayı Livaneli’yle paylaşıyorum demektir. Ettik iki! Kapitalizm, edebiyatı bölerek bu sanata bilfiil kötülük etmiştir diyor yazar. Kitabı metalaştıran piyasa, popüler edebiyat ve yüksek edebiyat olarak ikiye bölmüştür edebiyatı. “Ve sonunda iş öyle bir aşırı noktaya geldi ki, büyük okur kitlelerine sabun köpüğü gibi eften püften eğlendirici kitaplar sunulurken, kimsenin okumadığı ve ‘gerçek edebiyat’ olduğu sanılan bazı eserler, yayıncılar, ajanslar ve kendini seçkin gören bir avuç insanın oyun malzemesine dönüştü.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anlayacağınız üzere, popüler edebiyatı olduğu kadar günümüz algısıyla yüksek edebiyatı da eleştiriyor Livaneli. Onu okunmaz-anlaşılmaz bulduğunu, ortalama okuru edebiyattan soğuttuğunu, haydi açık açık söyleyelim, yüksek denilen edebiyatın edebiyat olmadığını söylüyor. "Edebiyatı varlıklı ve züppe entelektüeller arasında oynanan bir oyuna çevirme çabasıdır," diyor yüksek edebiyat için. Hatta bunu Hitler’in kitap yakması kadar zarar verici buluyor. Bradburry’nin kitapları yakan o korkunç geleceğinin içinde şimdi, zaten yaşadığımızı hissettirir gibi… Bir parça gelenekselci bir yaklaşımı var Zülfü Livaneli’nin, postmodern edebiyatı harcıyor sanki. Bu bağlamda kendisiyle postmodern edebiyat ve oyun düşüncesi üzerine tartışıp duruyorum. Postmodern edebiyatta kahramanların, karakterlerin giderek yok olmasının, yok edilmesinin arkasında ciddi bir tepki, ciddi bir edebi tavır bulduğumu, bunun toplumsal bir izdüşüme denk geldiğini söylemek istiyorum. Ama edebiyatın insanı anlatma sanatı olduğunu hatırlatması; onun psikolojiyle, psikanalizle, tarihle ve büyüklü küçüklü toplumsal olaylarla ilişkilendirilmesi gerektiğinin altını çizmesi, içinden çıkılması güç olan bir labirentin tam ortasında uzanan dümdüz bir yolu işaret etmesi de baskın çıkıyor zaman zaman düşüncelerime, önemli geliyor bu işaretler. "Çağın hakkını vermek, çağımıza uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir," cümlesi ise apaçık galeyana getiriyor ruhumu ve kalemimi.

 

 

 

 

Zülfü Livaneli’yle 'kendi kendime' tartıştığımız daha pek çok konu var elbette: yayıncılık, savaş edebiyatı, şiir, bilinç ve hastalık üzerine… Ancak bugünün gündeminde yer alan kurgu ve gerçek üzerine yaptığımız tartışmayla son vermek isterim. Hani, şu “Muhteşem Yüzyıl belgeseli…”, diye başlayan cümle üzerine. Edebiyat insan ruhuna değebildiği anda hem gerçek oluyor, hem de edebiyatın ta kendisi. Gerçekle kurgu arasındaki ayrımı söküp atmak bir edebiyatçı için gerçekten önemli olmalı. Ancak gündemdeki konu gerçeklik-kurgu arasında geçen bir yanlış anlaşılma değil, tarihi popüler kültür üzerinden yeniden yaratmaya-yarattırmaya çalışanların hoşnutsuzluğu sadece… Popüler de olsa kültüre inanıyor insanlar ve ne olursa olsun başta da dediğimiz gibi hikayelerden hala ve hala çok korkuyorlar. Livaneli’den bir alıntıyla noktalayalım:

 

 

 

 

“İnce Memed romanı yayımlandığı zaman, Behice Boran’ın aklı dağ başında yanan ateşe takılmış. Yaşar Kemal’e, kimsenin bulunmadığı o dağ başında ateşi kimin yaktığını sormuş. Yaşar Kemal’in verdiği cevap, roman dünyasını ve kendi gerçekliğini açıklar nitelikte: ‘O ateşi ben yaktım Behice Hanım.’”   

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Siyaset Bilimi Profesörü Mim Kemal Öke’nin tarihi romanı Biat - Bir Turgut Reis Hikâyesi, okuyucularıyla buluştu. Adından da anlaşılabileceği gibi romanın ana ekseninde, yazarın çocukluğundan bu yana “kahramanı” ve “rol modeli” olarak nitelediği, deniz korsanlığından Osmanlı döneminde “Akdeniz leventleri kaptanlığına” kadar yükselen Turgut Reis’in yaşamöyküsü yer alıyor.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.