Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Fuentes’in aynasında Batı kültürüyle yüzleşmek...




Toplam oy: 33
Carlos Fuentes
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

“Terra Nostra - Bizim Toprak”, Latin Amerika edebiyatının önde gelen yazarlarından Carlos Fuentes’in adının hemen ardından gelir. Fuentes’in başyapıtı, Milan Kundera’ya göre aynı zamanda roman sanatını yenileyen, roman tarihini değiştiren yapıtlardan biri. Kundera’ya katılmamak elde değil. Terra Nostra’da roman tarihini de, kurmacanın içerdiği zaman algısını da, insanlığın tarihe bakış açısını da birarada alır; düşleri ve masalları, efsaneleri ve hayal kırıklıklarını, ve dahi cümle insani saçmalıkları koyar tarih dediğimiz şeyin içine ve bütün bunları çalkalayarak geri verir bizlere Carlos Fuentes. Artık bir okur olarak, bu dönüştürülmüş tarihten payımıza ne düşüyorsa onu almak kalır geriye. 

Hem kurmaca içindeki zamanı hem de gerçek zaman algısını alaşağı ederken, bir yandan da Batı uygarlığının, ataerkinin etkileyici bir eleştirisine dönüşen bir roman Terra Nostra; Paris’te bir kıyamet günüyle başlayıp yeniden yaradılışla biten, İspanya’daki bir hanedanlık üzerine kurulmuş bir büyük hikayedir.

Erkekliğin, Hıristiyanlığa dair ilahi adanmışlığı uğruna, yani baba Tanrı adına yaptıklarının kadın üzerindeki tahribatının ve onu nasıl ötekileştirdiğinin müthiş bir eğretilemesini sunar Fuentes roman boyunca; hem anne El Senora hem de eş El Senora’nın ağzından yapar bunu: “Bütün bunların bana olması için Tanrıyı kendine destekçi seçtiyse, o zaman ben de karşılık olarak şeytanı seçecektim”, der büyük El Senor’un karısı ve “Mutlak, nihai, karşılaştırılamaz, karşılığı ödenemez bir hükümdarlık ya da bir beden. Ben hayatımı ölüme sunuyorum. Ölüm hakiki hayatı sunuyor bana. İlk başta, doğarken, öldüğümü sanıyor, doğduğumu bilmiyordum. Daha sonra ölürken ve bilirken yeniden doğdum”, der annesi... Kralların karısı, kralların annesi... İktidarın kıyısında onun yalnızca nesnesi haline gelebilir ancak kadın cinsi.  Masum bir bakireden, düğününde Senor’un tecavüzüne uğrayıp melankolik bir cadıya dönüşen Celestina tüm bilge erkekliğe: “Sen bildiğini biliyorsun, ben senin asla bilemeyeceğini biliyorum, beni rahat bırak!” diye haykırır. Bu haykırış kadının ataerkil toplum içinde, cadılık yolundaki kaçınılmaz ayrışmasının da altını çizmektir bir anlamda.

“İyi bir toplum, masum aşk, ebedi hayat ancak insan Tanrı olduğunda ve her kişi kendi inayetini yarattığında mümkün olabilir. O zaman Tanrı diye bir şey olmayacak çünkü onun özellikleri her insanın bir parçası olacak. Nihayet insan gerçekten insan olacak, çünkü artık hırslı ve zalim olmayacak; inayeti ona yetecek, hem kendini hem tüm yaratıkları sevmeye başlayacak”, diyen öğrenci Ludovico’nun da, saray inşaatında çalışan topraklarından olmuş, köleleştirilmiş işçiler de, kızlığı El Senor tarafından bozulduğu için deliren Celestina ile kızlığı kocası El Senor tarafından bir türlü bozulmadığı için deliren El Senora da, küçük soyluluğu büyük soylu tarafından yıkılan, entrikacı avcıbaşı Guzman da, yaşama karşı inancı sarsılan keşiş de iktidarın karşısında çocukturlar, zayıftırlar ve hayalleri gün be gün kırılmaya mahkumdur. El Senor’da, onun otuz kuşak atalarında ve olan olmayan tüm varislerinde vücut bulan iktidar ve ataerki, başta El Senor’un da kendisi olmak üzere tüm toplumu delirtmiştir aslında. Bu delirmişlik, toplumu saran çoraklaşmış doğaya da, onun kendi elleriyle inşa ettiği saraya, yani mimariye bile yansır.

Fuantes, aynı anda hem tahtın varisi hem önceki sahibi;  hem dede hem baba hem oğul; El Senora’nın hem kocası hem metresi olan; kısacası hem herkes hem de hiç kimse olan Agrippa’yı, Batı medeniyetinin bireyselleşme çabasının kahramanı olarak sunar okuruna. Saf beklentilerle dolu, kötülüğe yazgılı ve bir o kadar acıklı bir hikayedir bu. Ondandır ki Terra Nostra o meşhur kıyamet günü bölümüyle başlar. Zaman tersine akar durmadan, ya da başka bir deyişle bugün, içinde geçmişteki tüm diğer günleri aynı anda taşıyordur. Ve insanın yükü durmadan, durmadan artıyordur.   

Agrippa Paris’teki kıyamet gününde seksenlik bir kocakarı tarafından doğurulan, altı parmaklı, sırtında koca bir haç işareti bulunan o,“Mesih”tir. Ancak Fuentes bu mesihle de, içten içe mesihin dönüşünü bekleyen batı uygarlığıyla da dalga geçmektedir fena halde. Zira Agrippa, bir Roma imparatorunun ta kendisi, yeniden vücut bulmuş halidir. Uygarlık dediğimiz şey içinde insana kıyametten sonra bile görünecek yeni bir ufuk, yeni bir umut yok gibidir ya, romanın sonunda müthiş bir yeniden yaradılış betimlemesiyle kırar bu umutsuzluğu yine de Fuentes. Başlangıç ve son birleşir, tek vücut olur onun kaleminde.

Terra Nostra, gerçek edebiyat okurunun tekrar tekrar okumadan geçemeyeceği, hem günümüze hem de geleceğe söyleyecek çok şeyi olan tartışmasız bir şahane kitap. Ayrıca, onu dilimize kazandıran çevirmen Bülent H. Doğan’a da buradan bir kez daha teşekkür etmeden geçmeyeyim...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun