Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Gerçek hayatlarımıza yetmeyen özgürlüğün peşinde




Toplam oy: 1189
Arkadi Strugatski, Boris Strugatski // Çev. Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı, başından sonuna bir hiciv olarak okumak mümkün. Gündelik hayat, komünizm ve kapitalizm, din, bilim, kültürel kodlar, hepsi Strugatski Kardeşler’in sivri dilinden nasibini alıyor.

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun... Kısa süre içerisinde kurduğunuz tüm olay örgüsünün ellerinizden kayıp gittiğini, konunun yok olduğunu, akışın işlemediğini göreceksiniz. Böylece, Pazartesi Cumartesiden Başlar başlayacak. Strugatski Kardeşler’in (Arkadi ve Boris) hayalinin ortağı olacaksınız ve kendinizi “özgürlüğün” içinde bulacaksınız; bizim gerçek hayatlarımıza yetmeyen özgürlüğün…

“Bilinmezin kavranışındaki devamlılıkta bulunan mutluluk ve bu kavranıştaki hayatın anlamı” hipotezinin kabul edildiği bir dünya hayal ederek yola çıkmış bilimkurgu dünyasının en parlak isimlerinden olan Strugatski Kardeşler. Hatta, “İnsanın bir büyücüye dönüşmesi için sınırsız olanakların yaratıldığı bir dünya” kurmuşlar. Bu dünyanın adı YOKHİÇ. YOKHİÇ, bir tür bilimsel ve büyüsel araştırmalar enstitüsü. Kahramanımız bilgisayar programcısı Aleksandr İvanoviç Privalov’un yolu bir gün tesadüfen bu enstitüye düşüyor ve elbette bütün hayatı değişiyor. YOKHİÇ için hemen Hogwarts Büyücülük Okulu’nun çok daha karmaşık ve büyüleyici bir versiyonu olduğunu söyleyebilirim. İçindeki herkesin dünyanın bütün kültürlerinden gelme masalların, efsanelerin, mitlerin ve korku hikayelerinin kahramanlarından geldiği, yazıldığı dönemin hemen tüm bilim insanlarının gerçek hayatlarına bir şekilde bağlı olduğu bir enstitü. Bu enstitünün tüm amacı, başta da söylediğim gibi, özgürlük ve mutluluk. Peki mutluluk tam olarak nedir, ne olabilir? “Bunlar, evvela insanların mutluluğu ve insan hayatının anlamı sorunlarıyla meşgul olan bir Enstitü’de çalışıyorlardı ama bunların aralarında bile hiçkimse, mutluluğun ne olduğunu ve şu hayatın anlamı denen şeyin de neyle ilgili olduğunu kesin olarak bilmiyordu. Böylece, işler bir varsayımı kabul etmişlerdi: Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur. Her insan, ruhunun derinlerinde bir büyücüdür ama insan, ancak kendi hakkında daha az, başkaları hakkında daha çok düşünmeye başladığında, çalışmak onun için, bu kelimenin eski anlamında olduğu gibi eğlenmekten ziyade ilginç hale gelmeye başladığında büyücü olunur. Belki de bu varsayım, hakikatten pek uzak değildi, çünkü tıpkı emeğin maymunu insana dönüştürmesi gibi, onun yokluğu da çok daha kısa bir sürede insanı maymuna çevirir. Hatta maymundan bile kötüsüne”!

Evet YOKHİÇ’teki herkes bilim ve büyüyü karıştırıp, insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü için çalışıp duruyor, kahramanımız Privalov da gün geçtikçe enstitünün önemli bir parçası haline geliyor. O ilerledikçe biz de ilerliyoruz. Ama işler her zaman sanıldığı gibi olumlu bir şekilde ilerlemiyor tabii. Söz gelimi Magnus Fyodoroviç, “Tahayyülün Ötesinde Bir İnsan Mutluluğunu Temsil Eden Yeterince Rastgele Bir Sigma Fonksiyonunun Argümanı Olarak Beyaz Tez’in Materyalizasyonu Ve Lineer Naturalizasyonu” isimli tezindeki Beyaz Tez’in tam olarak ne olduğunu hiç bulamıyor. Ya da Hopgeldio’nun ideal insan yaratan deneyi bir faciaya dönüşüp ideal insan önüne gelen her şeyi yiyen dev bir ağza, kısacası tüketen insan haline geliyor. “Standart bir süper-benmerkezci programlıyorsunuz. Erişebileceği, maddi olarak değerli her şeyi toplayacaktır bu, sonra da uzayı bükecek, kendini bir kozayla örtecek ve zamanı durduracaktır. Ama Hopgeldio, hakiki bir maneviyat devinin düşündüğü ve hissettiği her şeye sahip olamayacağını bir türlü anlamıyor.”




Herkes için tek bir gelecek yoktur

 


Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı, başından sonuna bir hiciv olarak okumak mümkün. Gündelik hayat, komünizm ve kapitalizm, din, bilim, kültürel kodlar, hepsi Strugatski Kardeşler’in sivri dilinden nasibini alıyor. Ama en çok da bilim tabii. Daha doğrusu, bilimin algılanış biçimi: “Bilimden uzak olan insanlar, zamanımızda, ondan sadece mucizeler bekliyorlar ve pratikte, gerçek bilimsel bir mucizeyi bir hokus-pokustan veya entelektüel bir geyik muhabbetinden ayırt edemiyorlar.”

Olay örgüsünün, belli bir kurgunun ve akışın olmadığı bu hikayenin içinden geçerken kahramanımızın yolu elbette gerçeklikle de kesişiyor. İnsanların hayallerinde ve edebiyat eserlerinde yaratıkları yapay gerçeklik dünyalarında zaman yolculuğunu keşfeden bir bilim insanı sayesinde neredeyse H. G. Wells’in anlattığı dünyanın sonuna kadar, geleceğe gidip geliyor Aleksandr İvanoviç Privalov. Ütopyalar, anti-ütopyalar, distopyalar arasında gezinirken bir yandan da sürekli olarak demir perdeye çarpıp duruyor!

Bilimkurgu yazarlarının, türün gereği olarak geleceğin peşine düştüklerini, geleceği kurup tasarlamaya çalıştıklarını biliriz. Strugatski’ler, Pazartesi Cumartesiden Başlar’da, bu anlamda kendilerini de eleştiriyor, geleceği tasarlama arzusuna karşı şöyle bir cevap veriyorlar: Herkes için tek bir gelecek yoktur. Bir sürüdür bunlar ve her bir davranışınız onlardan birini yaratır… Mutlaka anlayacaksınız bunu…

Son bir not: Roman, çok sayıda mitolojik, efsanevi kahramana, hikayelere dair göndermeler içerdiği, bu içeriğin pek çoğu da Sovyet Rusya ve Rus tarihinin derinliklerinden geldiği için, her ne kadar çevirisi dipnotlarla beslense de, bazı göndermeler, ironiler Türkçe okuru için havada kalıyor ister istemez. Bu da ne yazık ki okuma güçlüğü yaratıyor. Söylemeden geçmeyeyim…

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, uzun bir aradan sonra gelen yeni romanıyla kıyıda köşede kalmışlara sesleniyor. İçine sığmadığı bir yaşama hapsolmuş Mehmet Ali, bir gün elbet sevdiği kadına, Ulufer’e kavuşacak, şiirlerini dergilerde yayınlatacak ve bu toprakları terk etme kudretini kendinde bulacaktır.

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.