Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Gerçek hayatlarımıza yetmeyen özgürlüğün peşinde




Toplam oy: 1267
Arkadi Strugatski, Boris Strugatski // Çev. Hazal Yalın
İthaki Yayınları
Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı, başından sonuna bir hiciv olarak okumak mümkün. Gündelik hayat, komünizm ve kapitalizm, din, bilim, kültürel kodlar, hepsi Strugatski Kardeşler’in sivri dilinden nasibini alıyor.

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun... Kısa süre içerisinde kurduğunuz tüm olay örgüsünün ellerinizden kayıp gittiğini, konunun yok olduğunu, akışın işlemediğini göreceksiniz. Böylece, Pazartesi Cumartesiden Başlar başlayacak. Strugatski Kardeşler’in (Arkadi ve Boris) hayalinin ortağı olacaksınız ve kendinizi “özgürlüğün” içinde bulacaksınız; bizim gerçek hayatlarımıza yetmeyen özgürlüğün…

“Bilinmezin kavranışındaki devamlılıkta bulunan mutluluk ve bu kavranıştaki hayatın anlamı” hipotezinin kabul edildiği bir dünya hayal ederek yola çıkmış bilimkurgu dünyasının en parlak isimlerinden olan Strugatski Kardeşler. Hatta, “İnsanın bir büyücüye dönüşmesi için sınırsız olanakların yaratıldığı bir dünya” kurmuşlar. Bu dünyanın adı YOKHİÇ. YOKHİÇ, bir tür bilimsel ve büyüsel araştırmalar enstitüsü. Kahramanımız bilgisayar programcısı Aleksandr İvanoviç Privalov’un yolu bir gün tesadüfen bu enstitüye düşüyor ve elbette bütün hayatı değişiyor. YOKHİÇ için hemen Hogwarts Büyücülük Okulu’nun çok daha karmaşık ve büyüleyici bir versiyonu olduğunu söyleyebilirim. İçindeki herkesin dünyanın bütün kültürlerinden gelme masalların, efsanelerin, mitlerin ve korku hikayelerinin kahramanlarından geldiği, yazıldığı dönemin hemen tüm bilim insanlarının gerçek hayatlarına bir şekilde bağlı olduğu bir enstitü. Bu enstitünün tüm amacı, başta da söylediğim gibi, özgürlük ve mutluluk. Peki mutluluk tam olarak nedir, ne olabilir? “Bunlar, evvela insanların mutluluğu ve insan hayatının anlamı sorunlarıyla meşgul olan bir Enstitü’de çalışıyorlardı ama bunların aralarında bile hiçkimse, mutluluğun ne olduğunu ve şu hayatın anlamı denen şeyin de neyle ilgili olduğunu kesin olarak bilmiyordu. Böylece, işler bir varsayımı kabul etmişlerdi: Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur. Her insan, ruhunun derinlerinde bir büyücüdür ama insan, ancak kendi hakkında daha az, başkaları hakkında daha çok düşünmeye başladığında, çalışmak onun için, bu kelimenin eski anlamında olduğu gibi eğlenmekten ziyade ilginç hale gelmeye başladığında büyücü olunur. Belki de bu varsayım, hakikatten pek uzak değildi, çünkü tıpkı emeğin maymunu insana dönüştürmesi gibi, onun yokluğu da çok daha kısa bir sürede insanı maymuna çevirir. Hatta maymundan bile kötüsüne”!

Evet YOKHİÇ’teki herkes bilim ve büyüyü karıştırıp, insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü için çalışıp duruyor, kahramanımız Privalov da gün geçtikçe enstitünün önemli bir parçası haline geliyor. O ilerledikçe biz de ilerliyoruz. Ama işler her zaman sanıldığı gibi olumlu bir şekilde ilerlemiyor tabii. Söz gelimi Magnus Fyodoroviç, “Tahayyülün Ötesinde Bir İnsan Mutluluğunu Temsil Eden Yeterince Rastgele Bir Sigma Fonksiyonunun Argümanı Olarak Beyaz Tez’in Materyalizasyonu Ve Lineer Naturalizasyonu” isimli tezindeki Beyaz Tez’in tam olarak ne olduğunu hiç bulamıyor. Ya da Hopgeldio’nun ideal insan yaratan deneyi bir faciaya dönüşüp ideal insan önüne gelen her şeyi yiyen dev bir ağza, kısacası tüketen insan haline geliyor. “Standart bir süper-benmerkezci programlıyorsunuz. Erişebileceği, maddi olarak değerli her şeyi toplayacaktır bu, sonra da uzayı bükecek, kendini bir kozayla örtecek ve zamanı durduracaktır. Ama Hopgeldio, hakiki bir maneviyat devinin düşündüğü ve hissettiği her şeye sahip olamayacağını bir türlü anlamıyor.”




Herkes için tek bir gelecek yoktur

 


Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı, başından sonuna bir hiciv olarak okumak mümkün. Gündelik hayat, komünizm ve kapitalizm, din, bilim, kültürel kodlar, hepsi Strugatski Kardeşler’in sivri dilinden nasibini alıyor. Ama en çok da bilim tabii. Daha doğrusu, bilimin algılanış biçimi: “Bilimden uzak olan insanlar, zamanımızda, ondan sadece mucizeler bekliyorlar ve pratikte, gerçek bilimsel bir mucizeyi bir hokus-pokustan veya entelektüel bir geyik muhabbetinden ayırt edemiyorlar.”

Olay örgüsünün, belli bir kurgunun ve akışın olmadığı bu hikayenin içinden geçerken kahramanımızın yolu elbette gerçeklikle de kesişiyor. İnsanların hayallerinde ve edebiyat eserlerinde yaratıkları yapay gerçeklik dünyalarında zaman yolculuğunu keşfeden bir bilim insanı sayesinde neredeyse H. G. Wells’in anlattığı dünyanın sonuna kadar, geleceğe gidip geliyor Aleksandr İvanoviç Privalov. Ütopyalar, anti-ütopyalar, distopyalar arasında gezinirken bir yandan da sürekli olarak demir perdeye çarpıp duruyor!

Bilimkurgu yazarlarının, türün gereği olarak geleceğin peşine düştüklerini, geleceği kurup tasarlamaya çalıştıklarını biliriz. Strugatski’ler, Pazartesi Cumartesiden Başlar’da, bu anlamda kendilerini de eleştiriyor, geleceği tasarlama arzusuna karşı şöyle bir cevap veriyorlar: Herkes için tek bir gelecek yoktur. Bir sürüdür bunlar ve her bir davranışınız onlardan birini yaratır… Mutlaka anlayacaksınız bunu…

Son bir not: Roman, çok sayıda mitolojik, efsanevi kahramana, hikayelere dair göndermeler içerdiği, bu içeriğin pek çoğu da Sovyet Rusya ve Rus tarihinin derinliklerinden geldiği için, her ne kadar çevirisi dipnotlarla beslense de, bazı göndermeler, ironiler Türkçe okuru için havada kalıyor ister istemez. Bu da ne yazık ki okuma güçlüğü yaratıyor. Söylemeden geçmeyeyim…

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.