Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İnsanlar mı, yoksa vampirler mi daha çok kan emer?!




Toplam oy: 32
Jasper Kent
Can Yayınları

Vurdalak, yani Rusçada vampir... Kahramanımız yüzbaşı Aleksey, bu sözcüğü her yanını korku sarmış tiksinti dolu bir şaşkınlıkla ilk fısıldadığında romanın ortalarına doğru bir yerlerde tuhaflıklarla dolu olsa da herhangi bir savaş romanı okuduğumuza neredeyse emin olmuş durumdayızdır. Gerçi hikayenin başından itibaren yazarın bize alttan alta verdiği ve ileride daha da çoğunu vereceğini vaat ettiği olağanüstülüğü anlamamış olmamız imkansızdır. Ama yine de filmin bir yerinde gördüğümüz ve hikayenin en kritik noktasında patlayacağından emin olduğumuz o silah patlayıverdiğinde bile bile yerimizde sıçramak nevinden bir hisle sarmalanmaktan kendimizi alamamışızdır. Belki vampir sözcüğünün olağanüstü içeriğinden, belki de yazarın etkili üslubundan... Beni bir giriş paragrafı yazmaktan alıkoyup direk hikayenin en heyecanlı anında tutan kitap belki de tahmin edeceğiniz gibi “Oniki”, sözkonusu yazar da Jasper Kent.

Hikaye Napoleon’un önlenemez bir şekilde Moskova’ya doğru ilerlediği tarihlerde, yani 1812 yazında başlıyor. Kahramanımız Aleksey ve onunla birlikte çalışan üç üst rütbeli Rus askeri, cephenin gerisinde, kimi zaman casusluk da yaparak Bonaparte’ın ilerleyişini durdurmaya çalışan Ruslar kervanındalar. Ancak Bonaparte’ın ordusunun klasik yöntemlerle durdurulamayacağını da kısa süre içinde kavrıyorlar. İşte bu kavrayış yaşamlarını tümden değiştirecek bir öneriye yol açıyor. Aleksey’nin arkadaşı Dimitriy Eflak’ta Osmanlılar’la savaşırken onlara yardım eden olağanüstü savaşçıları Rusya’ya çağırmayı öneriyor. Ve on iki savaşçı eski dostlarına yardım etmek için kısa bir süre içinde Fransız işgaline maruz kalacak Moskova’ya gelerek bu dört askerle bağlantı kuruyorlar. Ancak daha en baştan savaşma yöntemlerinin alışıldık tarzın çok dışında olduğu ve karşılarındakilerin de bu tarzı sorgusuz sualsiz kabul etmeleri gerektiği ortaya çıkıyor. Böylelikle Aleksey ile arkadaşlarının ve elbette Rusya’nın en ufak bir yardıma bile çok fazla ihtiyaç duyduğu o kritik günlerde on iki garip savaşçı Moskova’nın derinliklerine dalıyorlar. Gündüzleri ortadan kaybolup düşmanlarını sadece geceleri vahşice öldüren, durdurulamaz on iki tuhaf adam...

Aleksey’in bu on iki savaşçıya dair ilk andan itibaren hissettiği, ancak bir türlü adını koyamadığı şüphenin karşılığı, onları izlemeye başlamasıyla ortaya çıkıveriyor: Vurdalak... Her ne kadar Ruslar’ın tarafında savaşıyor da olsalar Aleksey’in ilk tepkisi bu savaşçıları öldürmeye başlamak... Bir anlamda insanlığa karşı işlenen suçu durdurmaya çalışmak... İşte tam bu noktada bir asker olan ve ömrünü farklı milletlerden insanları öldürerek geçiren bir adamın savaş, suç, cinayet, vahşet ve yıkım üzerine düşüncelerini okumaya başlıyoruz. Vurdalakların vahşetine ve öldürme şekillerine şahit oldukça ülkesinin ve kendisinin savaşlarla dolu geçmişini irdelemeye başlıyor Aleksey. Önceleri onun gözünde savaşırken öldürmek bir zorunluluk, hatta bir onur. Ancak bu düşünce kendi ellerliyle ülkelerine soktuğu ve giderek amansız bir takibe, mücadeleye girdiği vampirlerle ilişkiye girdikçe yavaş yavaş kimin daha vahşi olduğunun kararını verememeye doğru evriliyor. Zira, Fransızlar tarafından yakılıp yıkılan görkemli Moskova’nın, öldürülen binlerce masum sivil insanın, derken Bonaparte’ın ensesinde Rus ordusu olduğu halde Rus kışından kaçışının ve bu kaçış sırasında önce atlarını sonra arkadaşlarını açlıktan yiyerek, donarak ölen Fransız askerlerinin acıklı görüntüsü Aleksey’e hiç de yardımcı olmuyor.

Bütün bunlar olup biterken Aleksey’in bir numaralı düşmanı olan vampir Yuda da, kahramanımıza ve biz okurlara iki anlamda hiç beklenmedik ve son derece tatsız bir son veriyor: Moskova’da görüşmeye başladığı ve aşık olduğu fahişe Domnikiia ve karısı Marfa arasında verdiği ikiyüzlüce kararın, -ki bir yanda metresi bir yanda da karısıyla ölene dek mutlu yaşayacağı sanısıdır bu-  sonsuza kadar cezasını çekecek bir şüpheye boğulması... Ve vahşet dediğimiz şeyin, zevk için öldürme arzusunun, doğaüstü yaratıklara atfedilemeyecek kadar insani ve ötelemeyeceğimiz kadar yakınımızda olduğu kavrayışı...

Sözün kısası, doğaüstü yaratıkların, vampirlerin vahşeti aracılığıyla insanın içindeki vahşeti anlatmayı, bu vahşetle yüzleşmeyi tercih etmiş bir yazar Jasper Kent. Bu anlamda “Oniki”, zamandaşı olan diğer vampir kitaplarından da bir parça ayrılıyor.  Oniki, vampir öykülerinin suyunun çıktığını düşünenleri de, ki oldukça haklılar, vampir öykülerine doyamayanları da, hatta tarihi romanları seven okurları da hayal kırıklığına uğratmayacak nitelikte bir roman. Ve dolayısıyla bu haftanın en şahane kitabı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun