Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Meleklerin değdiği yerde inanç başlar...




Toplam oy: 28
Gustav Davidson
Sel Yayıncılık

Din, o belki de tüm kültürleri kapsayan fevkalade derinlikteki büyüleyici mitolojik masal... Neden olmasın, kendi hayal gücümüzle, kolektif bir bilinçle topraktan ve gökyüzünden, güneşten ve aydan, dostlarımız at, inek, boğa, güvercin gibi hayvanlardan esinlenerek yarattığımız, doğaya bakarak doğaüstüne çıktığımız o en derin, o en pırıltılı hikayeye inanmak... Kulağa o kadar da kötü gelmiyor, riyakarsa hiç değil. Bir nevi beşerin kendine inanması gibi, dolayısıyla da yine yaratıcıya... Hal böyleyse eğer, melek de insanoğlunun kolektif bilincinin yarattığı en temiz, en zarif dini öğe. Her ne kadar içinde kötülüğü de barındırsa da, “melek” bizim dilimizde ve pek çok dilde olumlu, iyicil bir anlam ifade ediyor. Doğal olarak olumlu ve doğal olarak doğaüstü bu kelimeye dair hazırlanmış bir sözlük ise yine doğal olarak ilgi çekici oluyor. 

“Bütün kutsal ya da kutsal olmayan deneyimlerimizin ötesinde, duyularımızın ötesinde Paulus’un deyişiyle, sadece bir masal ve sonsuz bir soyağacının bulunması”... Amerikalı şair, yazar ve yayıncı Gustav Davidson’un “Gözden Düşmüş Melekler Dahil” hazırladığı “Melekler Sözlüğü”  her şeyden önce dini söylenceler ve mitolojik hikayeler üzerinde düşündürüyor okurunu. Bunu sadece alfabetik sırayla isimlerini ve açıklamalarını art arda yazdığı melekleri anlatarak yapmıyor elbette. Zira, sözlüğün öncesinde Davidson’un kendini bu araştırmaya iten sebeplerden söz ettiği ve meleklere dair yazıla gelmiş çeşitli özellikleri kurcaladığı bölümler var: “Melekler ve Kitaplar”, “Cehennemin Durumu”, “Satan ve satan”, “Meleklerin Mekanı”, “Meleklerin Bedeni ve Cinsiyeti”, “Meleklerin Üremesi”, “Meleklerin Dili” ve “Meleklerin Ödevleri ve Güçleri”, bu ilgi çekici bölümlerden bazıları. Buralarda lafı çok da fazla uzatmıyor aslında Davidson, kendi deneyimlerine eklemlenen araştırmalarından ve ilgi çekici çıkarımlarından söz ediyor sadece. Ancak bu konuyu derinleştirmek arzusundaki okurlara keyifli bir kapı açmayı da başarıyor.

Öncelikle melek adları; dinden dine, çağdan çağa, kültürden kültüre ve elbette dilden dile değişen bu isimleri kategorize etmek, kimin kim olduğunun ayırtına varmak gibi çılgınca bir işin nasıl altından kalkıyor Davidson? “Sözgelimi ‘cehennem görevlisi’ ya da ‘güneş yöneticisi’ kabul edilen Uriel çeşitli kaynaklarda Sariel, Nuriel, Uryan, Yehoel, Ovreel, Oroiael, Fanuel, Eremiel, Ramiel, Yeremiel, Yakup İsrail olarak yazılmıştı” gibi çalışması boyunca karşılaştığı şakayı anımsatan örnekler veriyor araştırmacı ve bunları söylenceleri karşılaştırarak nihayetlendirdiğini belirtiyor. Yine de kapılar elbette farklı bakış açılarına, farklı okumalara hep açık. Bu çalışmaya ek olarak yeni bir melek adı bulan araştırmacıların yeni bir hayata can vereceğini söylüyor yazar.

Ve gelelim kötü meleğe. Onun pek çok yüzü, pek çok hikayesi var elbette. Davidson için kötülüğe, cehenneme atfedilen meleklerin izini sürmek oldukça zor olmuş, ama yine de onların hikayelerine ayrı ayrı yer vermekten geri durmamış yazar. Çünkü koruyucu, danışman, rehber, yargıç, çevirmen, aşçı, teselli edici, aracı ve hatta mezarcı olarak insanlara her daim yardım eden iyi meleklere karşın kötülük melekleri bu dünyaya ve insan hikayelerine diğerlerinden daha dahil temelde.

Daha çok tek tanrılı üç büyük dinde yer alan meleklerin bedensiz, dolayısıyla cinsiyetsiz, saf madde dışı yaratıklar olarak düşünülmesi gerektiği kabul edilir. Ancak Davidson’a göre kutsal metin yazarları, peygamberler hem yasa ve kural delici hem de birer tarihçilerdi ve bu bağlamda melekleri insan gibi görünen, konuşan, hareket eden varlıklar olarak betimlemişlerdi ki bugün son derece zengin, tanımlanabilir, anlatılabilir bir melekler ordusu kalmıştı geriye. İşte “Melekler Sözlüğü”nün zenginliği biraz da buradan geliyor zaten. Yine de araştırmacının hakkını yemeyelim, hem koca bir ömrün adandığı etkileyici bir çalışma koyuyor önümüze hem de dört büyük dinin yanı sıra en ilkel dinlerde ve hatta birçok batıl inançta adı geçen meleklere yer veriyor, hepsinin birer birer izini sürüyor.  Kitabın en sonunda yer alan çeşitli melek mühürleri, dualar ve büyü örnekleri de ayrıca ilgi çekici. Uçan halı üretmek ve kullanmak için sihirli formülden gökyüzünden atılmış melekleri bağlama ve yönetme duasına, şeytanla yapılan kan anlaşmasının bozmak için yapılan büyüden aşk duygusu uyandırmak için edilen duaya pek çok eğlenceli bölüm yer alıyor bu bölümlerde.

Her şey bir yana “Melekler Sözlüğü” melek tasvirleri eşliğinde derinleşen bir tür dinler, inanışlar tarihi okuması olarak da görülebilir.   Sözün kısası ister bir tarih kitabı isterseniz de zarif hayal gücünün tasvir kitabı olarak okuyun “Melekler Sözlüğü”, meleklerin dokunduğu şahane bir kitap. 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun