Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Meloy'un Montana'sı




Toplam oy: 13
Öykülerin çoğu Montana’da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana’sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy’un Montana’sı.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti. Gündemdeki güncelliğini yitirmesine rağmen, üzerine çok daha fazla konuşulması gerektiğine inandığım için, bu tanıtım yazısında Meloy’un tarafsız anlatısının aktörü karakterlerinden, kadın-erkek çatışmasından doğan anlatısından ve lokal ama bir o kadar da evrensel öykülerinden bahsedeceğim.

Chet Moran’ın kusursuz çatışması
Kitap, “B. Travis” adlı öyküyle başlıyor. İlk cümle saf bilgi: Baş karakter Chet Moran’ın, çocuk felci rahatsızlığının rafa kalkmaya başladığı zamanlarda Montana’ya bağlı Logan kentinde büyüdüğünü veriyor. Zaman-mekan-bağlam üçgeninde okuru öykünün dünyasına ışınlayan, pür bir giriş. Çocuk felci bahsinin boşa olmadığını, baş karakterin bu hastalık öyküsünün ona bıraktığı bir sakatlık olduğunu okuyarak devam ediyoruz. Beth Travis ile baş karakterin yolu tesadüfi bir biçimde, yanlışlıkla hukuk ile alakalı bir atölyenin yürütüldüğü sınıfa girmesiyle kesişiyor, Chet Moran ona oldukça saf bir biçimde tutunuyor ve bir hüsran hikayesi sürüp gidiyor. Ama Meloy’un “B. Travis”te yaptığı yalnızca bir hüsran hikayesi anlatmak olmuyor, o aynı zamanda, bir erkeği gücenik konumuna ustaca yerleştirip, hayatında ilk defa bir kadının karşısına koyuyor: Kusursuz bir çatışma.
Bir diğer öykü “Kız Arkadaş” da karşı-cins gerilimi üzerinden bir çatışma kuruyor. Kızını kaybetmiş bir baba olan Leo, ölümü aydınlatmak üzere delil toplama telaşında. Katil olduğuna inandığı bir serserinin sevgilisini otel odasına çağırmış, bildiği yoldan bir baskı kurup kaybettiği evladının akranı bir kızı konuşturmaya çalışıyor. Hikayedeki çatışmayı ilk dakikadan itibaren sürekli diri tutan akıllıca bir mekan seçimi ve karakter seçimi var yine burada: Otel odasında orta yaşın biraz üzerinde mutsuz bir adam ve üniversite öğrencisi genç, alımlı bir kadın. Metin boyunca Meloy’un ilahi bakış açısından konuşan dili, mağdur konumundaki adamın tarafını tutmamıza bile isteye engel oluyor: Anlatının gücü.
kurban gibi davranması dışında her şeye katlanabilirdi. “Senin erkek arkadaşın benim kızımı öldürdü,” dedi yüzünün dibinde. “Anladın mı? Ben sana buna karşılık gelecek hiçbir şey yapamam. Onu yüreklendirdin ve mahkemede onun için yalan söyledin. Kalpsizsin, çürüyorsun. Bunu görüyor musun? Kız ağlıyordu. “Kes ağlamayı!” Leo, onu sarstı ve çiçekli koltuğuna geri itti. (s. 98)
“İki Adım” adlı öykü, eylül sonunda karlı bir öğleden sonrası, iyi döşenmiş bir Amerikan evinin açık mutfağından dertleşen iki kadının resmini çizerek açılıyor. Ev sahibi olan kadının, eşinin kendisini aldattığını düşündüğü için onun çalışma arkadaşlarından birini davet ettiğini anlıyoruz. Aldatılan kadın Alice şüpheleriyle, kendince masaya döktüğü kanıtlarıyla, sebep-sonuç ilişkisine dayalı varsayımlarıyla meşgulken, yazar, misafir ve kocanın iş arkadaşı Naomi’yi “iyiden tarafta” konumluyor: Alice emin olduğunu söylerken, Naomi doktorluğun zor bir iş olduğunu, kafasının dağınık olabileceğini ortaya atıyor. Kanımca, “İki Adım”ı öteki öykülerden ayrı bir yere koyacak olan, aşağıda alıntıladığım diyalog. Öyle ki Meloy bu öyküde, üçüncü bir kişiyi hikayeye dahil ederek, kadın-erkek çatışmasında gerilimi bir nebze daha arttırıyor: Oldukça akıllıca.
Naomi taneleri sırtından aşağı döktü. “Hamile misin?” diye sordu, arkadaşça davranmaya çalışarak. Alice başıyla onayladı. “Fark etmem biraz zaman aldı,” dedi. “Kafam çok dağınıktı.” “Çocuk sahibi olmak istiyor musun?” diye sordu Naomi. Bebekler işleri zorlaştırırdı. Şimdi bunu söyleyemezdi ama gerçek buydu. “Ben bir koca istiyorum,” dedi Alice. “Ondan sonra da bir bebek. İkisini birden. Onun nasıl biri olduğunu bilmezsin sen.” “Biraz biliyorum.” “Ama sen onu ancak işte mutluyken görüyorsun ya da partilerde sosyalleşirken,” dedi Alice. (s. 81)
Yazının başında sunduğum üç çıkarımdan ikisi, yani yazarın tarafsız anlatı biçimi ve kadın-erkek çatışmasından filizlenen güçlü hikayeler kısaca andığım bu üç öyküyle ispatlanabilir nitelikte. Öte taraftan yerellik mevzu, yalnızca arka kapağın bizi sürüklediği bir yanılgı. Evet, öykülerin çoğu Montana’da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana’sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy’un Montana’sı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.