Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Meloy'un Montana'sı




Toplam oy: 46
Öykülerin çoğu Montana’da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana’sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy’un Montana’sı.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti. Gündemdeki güncelliğini yitirmesine rağmen, üzerine çok daha fazla konuşulması gerektiğine inandığım için, bu tanıtım yazısında Meloy’un tarafsız anlatısının aktörü karakterlerinden, kadın-erkek çatışmasından doğan anlatısından ve lokal ama bir o kadar da evrensel öykülerinden bahsedeceğim.

Chet Moran’ın kusursuz çatışması
Kitap, “B. Travis” adlı öyküyle başlıyor. İlk cümle saf bilgi: Baş karakter Chet Moran’ın, çocuk felci rahatsızlığının rafa kalkmaya başladığı zamanlarda Montana’ya bağlı Logan kentinde büyüdüğünü veriyor. Zaman-mekan-bağlam üçgeninde okuru öykünün dünyasına ışınlayan, pür bir giriş. Çocuk felci bahsinin boşa olmadığını, baş karakterin bu hastalık öyküsünün ona bıraktığı bir sakatlık olduğunu okuyarak devam ediyoruz. Beth Travis ile baş karakterin yolu tesadüfi bir biçimde, yanlışlıkla hukuk ile alakalı bir atölyenin yürütüldüğü sınıfa girmesiyle kesişiyor, Chet Moran ona oldukça saf bir biçimde tutunuyor ve bir hüsran hikayesi sürüp gidiyor. Ama Meloy’un “B. Travis”te yaptığı yalnızca bir hüsran hikayesi anlatmak olmuyor, o aynı zamanda, bir erkeği gücenik konumuna ustaca yerleştirip, hayatında ilk defa bir kadının karşısına koyuyor: Kusursuz bir çatışma.
Bir diğer öykü “Kız Arkadaş” da karşı-cins gerilimi üzerinden bir çatışma kuruyor. Kızını kaybetmiş bir baba olan Leo, ölümü aydınlatmak üzere delil toplama telaşında. Katil olduğuna inandığı bir serserinin sevgilisini otel odasına çağırmış, bildiği yoldan bir baskı kurup kaybettiği evladının akranı bir kızı konuşturmaya çalışıyor. Hikayedeki çatışmayı ilk dakikadan itibaren sürekli diri tutan akıllıca bir mekan seçimi ve karakter seçimi var yine burada: Otel odasında orta yaşın biraz üzerinde mutsuz bir adam ve üniversite öğrencisi genç, alımlı bir kadın. Metin boyunca Meloy’un ilahi bakış açısından konuşan dili, mağdur konumundaki adamın tarafını tutmamıza bile isteye engel oluyor: Anlatının gücü.
kurban gibi davranması dışında her şeye katlanabilirdi. “Senin erkek arkadaşın benim kızımı öldürdü,” dedi yüzünün dibinde. “Anladın mı? Ben sana buna karşılık gelecek hiçbir şey yapamam. Onu yüreklendirdin ve mahkemede onun için yalan söyledin. Kalpsizsin, çürüyorsun. Bunu görüyor musun? Kız ağlıyordu. “Kes ağlamayı!” Leo, onu sarstı ve çiçekli koltuğuna geri itti. (s. 98)
“İki Adım” adlı öykü, eylül sonunda karlı bir öğleden sonrası, iyi döşenmiş bir Amerikan evinin açık mutfağından dertleşen iki kadının resmini çizerek açılıyor. Ev sahibi olan kadının, eşinin kendisini aldattığını düşündüğü için onun çalışma arkadaşlarından birini davet ettiğini anlıyoruz. Aldatılan kadın Alice şüpheleriyle, kendince masaya döktüğü kanıtlarıyla, sebep-sonuç ilişkisine dayalı varsayımlarıyla meşgulken, yazar, misafir ve kocanın iş arkadaşı Naomi’yi “iyiden tarafta” konumluyor: Alice emin olduğunu söylerken, Naomi doktorluğun zor bir iş olduğunu, kafasının dağınık olabileceğini ortaya atıyor. Kanımca, “İki Adım”ı öteki öykülerden ayrı bir yere koyacak olan, aşağıda alıntıladığım diyalog. Öyle ki Meloy bu öyküde, üçüncü bir kişiyi hikayeye dahil ederek, kadın-erkek çatışmasında gerilimi bir nebze daha arttırıyor: Oldukça akıllıca.
Naomi taneleri sırtından aşağı döktü. “Hamile misin?” diye sordu, arkadaşça davranmaya çalışarak. Alice başıyla onayladı. “Fark etmem biraz zaman aldı,” dedi. “Kafam çok dağınıktı.” “Çocuk sahibi olmak istiyor musun?” diye sordu Naomi. Bebekler işleri zorlaştırırdı. Şimdi bunu söyleyemezdi ama gerçek buydu. “Ben bir koca istiyorum,” dedi Alice. “Ondan sonra da bir bebek. İkisini birden. Onun nasıl biri olduğunu bilmezsin sen.” “Biraz biliyorum.” “Ama sen onu ancak işte mutluyken görüyorsun ya da partilerde sosyalleşirken,” dedi Alice. (s. 81)
Yazının başında sunduğum üç çıkarımdan ikisi, yani yazarın tarafsız anlatı biçimi ve kadın-erkek çatışmasından filizlenen güçlü hikayeler kısaca andığım bu üç öyküyle ispatlanabilir nitelikte. Öte taraftan yerellik mevzu, yalnızca arka kapağın bizi sürüklediği bir yanılgı. Evet, öykülerin çoğu Montana’da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana’sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy’un Montana’sı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.