Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Edebiyatın Öbür Canlıları: Kediler, Kuzgunlar, Edjerhalar


Kedinin aydınlık ya da karanlık yüzüyle, hangisi olursa olsun, varlığı mevcut; kuzgunun da öyle. Yazarlar bu iki gerçekliği reddedilemeyecek varlığı, kendi özellikleriyle ve onlara insani özellikler atfederek ya da onların hayal gücüne uygun ve yeni bir varlık olarak kaleme aldılar. Ya ejderha diye bir hayvan gerçekten var mı(ydı)?

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

 

Kediler sadece bu fotoğraflarda başrolde değil; bu zamana dek birçok sanatçının atölyesinde, yazı odasında köşedeki koltuk onlara aitti. Belki bir diğer insanın girmesine izin verilmeyen mahrem sanatçı odalarının geçit verilmiş nadide canlıları; Eski Mısır, Hint, Pers efsanelerinde tanrı-tanrıça, koruyucu, insana hediye olarak anlatılmış, gizemli doğası ve kedigiller ailesinin cazibeli aurasıyla birlikte Ortaçağ’da uğursuz olarak görülmeye başlanmış ama asla göz ardı edilememişti.

 

Tayland’da her yerde bulunduğu için dikkatimi çeken, patisini durmaksızın sallayan kedi biblolarının (maneki-neko) düşündürdüğü de buydu, asla göz ardı edilemediği gerçeği: Tarihin bir döneminde, satış yapamayan dükkân sahibine yardım etmek için insanları patisiyle içeriye davet eden bu kedi, sonrasında efsaneleşmiş ve şans getirdiğine inanılan bir sembol haline gelmişti.

 

Aklıma ilk gelen Japon edebiyatı eserlerinde kedilerin yer alış biçimi de bu efsaneye uygun. Türkçede iki baskısı olan (Panama Yayıncılık ve Ötüken Neşriyat) Natsume Soseki’nin Ben Bir Kediyim romanı, 1905-1906’da yazıldığı için sonraki eserlerin de atası konumunda, ki sonra kendisinin de itiraf edeceği gibi Haruki Murakami’yi de etkileyecektir. 1975’te Kon Ichikawa tarafından filmleştirilen romanda, temelde eve gelip gidenler, arka planda ise Japonya’nın Batılılaşması isimsiz bir kedinin ağzından anlatılır. Anlatıcı, sahibi bir öğretmen olan kedidir. Bu kedinin hatırladığı ilk şey ise türünün en gaddar örneği olan “insanı” ilk gördüğü andır. Bazen bu insanlara katlanamayan kedi, dertleşmek için yakın bir evin güzel kedisine ya da kabadayı bir kediye gitmek zorunda kalır. Bu kabadayı kedi, eğer kitabın ana karakteri olsaydı söyleyeceği de Orhan Veli’nin Kuyruklu Şiir’indeki dizeleri olacaktır muhtemelen: “Uyuşamayız yollarımız ayrı / Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi” (Antrparantez: Orhan Pamuk Ben Bir Ağacım kitabına isim verirken bu romana mı gönderme yapıyordu?)

 

Kedilerin ağzından yazılan bir başka roman da Oya Baydar’ın Kedi Mektupları. Romanda kedilerin sahiplerinin yaptığı dedikodu da, kedilerin yaşadığı duygular da, aşkları da, yazdığı mektuplar da yer alıyor. Kedi Nina, Kirli’nin yazdığı bir mektuptan, uzaklara giden Kirli’nin Özgür Kedilerin Toplumsal Konumlarını Yükseltme Cemiyeti’ne katıldığını öğrenir ve onunla gurur duyar. Âşık olduğu kedi ise insanların seçimlerine benzer şekilde, serseri ruhlu biridir. Adını Çizmeli Kedi’den alır: Parsifal.

 

Kedilerin ana kahraman olduğu, ancak bu kez anlatıcı değil, “sevilen” olarak yer aldığı bir Japon edebiyatı eserine örnek ise Jaguar Kitap’tan çıkan Tanizaki’nin Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın’ı. Bir kadının kendisini terk eden kocasının yeni eşine “Bari kediyi bana gönderin” temalı bir mektup göndermesiyle başlayan roman, adamın kedisi Lili’yi iki kadından da daha çok sevdiğini fark etmesi, kadınların kıskançlığı, ikinci eşin evliyken sevmediği kediye sonradan bir dost olarak sarılması gibi “doğal ve insana ait”(!) duyguları 100 küsur sayfada derinden hissettirir. Soseki’nin kitabından yaklaşık 30 yıl sonra yazılan eser, Genji Efsanesi’nin modern bir yorumudur esasında. Ama teması konusunda yalnız değildir: Eşini kedisinden kıskanmak teması Colette’in Dişi Kedi romanında da kendisine yer bulur. Edebiyat tarihinin de gösterdiği gibi, eşini kedisinden kıskanmak ya da kedisine gönülden bağlı olmak çok sık rastlanan durumlar olduğu için kitaplarda yer alması da fazlasıyla doğaldır.

 

MURAKAMİ'NİN KEDİLERİ

 

Bir başka Japon yazar Haruki Murakami’nin kedileri için yazdığı (sonradan Aylin Oflaz’ın Murakami’nin Kedisi romanına da esin olan) yazılar da bu “gönülden bağlı olmanın” örneklerinden biridir, ama yazarın hayal gücü bizi daha da ileriye taşır: Sahilde Kafka’da geçirdiği kazadan sonra okuma yetisini kaybeden, ama kedilerle konuşabilmeye başlayan ve o günden sonra kendisini kaybolan kedileri bulmaya adayan Nakata karakterini ancak Murakami gibi gerçeküstünün sınırlarında gezinmeyi seven bir yazarın kitaplarında okuyabiliriz.

 

Tanizaki’nin romanında başrolde kedi vardı, ama Lili edilgen bir kedidir; onun meziyeti, çok sevilmektir. Tayland’daki kedi biblosunun dükkân sahibine getirdiği şansı ve etkin hali, Uzak Doğu’dan çıkıp Avrupa’ya geldiğimizde çok iyi bildiğimiz bir masal kahramanında görürüz: Çizmeli Kedi. Kendisine kedi miras kaldığı için üzülen fakir sahibini zekâsı ve manevralarıyla Kral’ın kızıyla evlendirmeyi başaran bu kedi, edebiyat tarihinin süper kahraman kedisidir. Bu güç, Alice Harikalar Diyarı’nda yaramazlığa, Alper Canıgüz’ün Gizli Ajans’ında da kötüye kullanılacaktır: Bu romanda kedi, gaddar bir reklam ajansı sahibidir.

 

Japon edebiyatının uğur getiren canlısı, boşuna dükkânların baş köşesine konmaz, çünkü onlara göre kedinin hayatlarımızdan çıkması da bir uğursuzluk sebebidir; Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi romanında bir karı kocanın ve temelde adamın hayatına gelen uğursuzlukların fitilini ateşleyen, kedisinin ortadan kaybolması olmuştur.

 

Avrupa edebiyatında Eliot’ın kediler üzerine yazdığı şiirleri topladığı kitabı (Old Possum’s Book of Practical Cats), Borges’in şiiri, Doris Lessing’in kediler üzerine yazdığı yazılarını topladığı Kedilere Dair’i ile birlikte tarihin en güzel öykülerinden biri de yer alıyor. Hemingway’in Yağmurdaki Kedi öyküsünde İtalya’da bir otelde kalan Amerikalı çiftin arasındaki soğukluk ve kadının arayışları, yağmur altında ıslanan kediyle bize aktarılır. Kedi, burada yine “sevilen”dir. Amerikalı kadın yağmurda ıslanan kediyi almak için aşağı iner, ama onu bulamaz. Buna çok üzülüp eşine söylenmeye başlar: “Bir kedi istiyorum. Hemen bir kedi istiyorum.” Bu, onun gerçekleşmemiş arzularının ve sevilme isteğinin de tezahürüdür: “Uzun saçım ya da eğlenecek başka bir şey olmasa da, bir kedim olabilir.”

 

MESUD CEMİL'DEN REFİK HALİT'E EDEBİYATIMIZDA KEDİ

 

Şimdi baskısı tükenmiş olsa da hem yerli hem de yabancı yazarların yazdığı kedi öyküleri pek çok kez kitaplaştırıldı. Mesud Cemil’in 38 ayrı kedisine yazdığı öykülerin bulunamayan 30’u da bulunursa bu liste daha da şenlenecektir. Yerli yazarlar arasında Ne Kitapsız Ne Kedisiz diyen Bilge Karasu ve kedilere düşkünlüğüyle bilinen Âsaf Halet Çelebi’yle birlikte Refik Halit Karay’ın yazdığı deneme yazısı da bir başka örnek oluşturması açısından ilginç; Refik Halit ona bakan kedisi karşısında giyinince insanoğlunun giyinme zorunluluğunun saçmalığını fark eder.

 

William Burroughs’un İçerdeki Kedi adlı kitabı da, yazarın bir kedisevere dönüşmesini, düşüncelerini, kedilerin kaybolmasına ilişkin kâbuslarını anlatan bir denemeler bütünüdür. Bu kitapta, bütün iyi kitaplardaki gibi, konu kediden çıkıp insanlığı kapsar ve bize düşüncelerini lezzetli ifade etmenin yollarını sunar: “Kedi kavgalarında saldırgan tarafın kavgayı neredeyse her zaman kazandığını gözlemledim. Eğer bir kedi kavgada feci duruma düşerse kaçmakta tereddüt etmez, köpek ise aptal gibi ölene dek mücadele eder. Yaşlı jiujitsu hocamın söylediği gibi, ‘Eğer numaraların işe yaramazsa, kaç.

 

’” Kahraman olan, süper kahraman olan, çok sevilen kitap kahramanı kedilerin fantastik edebiyattaki örnekleri ise biraz “korkutucu”dur. Edgar Allan Poe’nun Kara Kedi öyküsünü bilirsiniz; bu öyküde önceleri çok sevdiği kedisinden, alkol almaya başladıktan sonra nefret eden, hatta kedisinin tek gözünü oyan adamdan intikamı yine tek gözü oyulmuş kedisi alacaktır.

 

Saki’nin konuşan kedisi, Bulgakov’un meşhur Usta ile Margarita’nın iki ayak üzerinde yürüyen ve konuşan ve insan formuna girebilen dev kedisi Benemoth, Stephen King’in Hayvan Mezarlığı’nda dirilmesi için Kızılderili Mezarlığı’na gömülen kediyle başlayan uğursuzluk, H. P. Lovecraft’ın Ulthar’ın Kedileri öyküsünde gizemli şekilde öldürülen kediler, Terry Pratchett’ın Diskdünya serisinin Cadılar Dışarıda kitabında insan formuna giren Greebo ve Harry Potter’da büyücülük dünyasının önemli kedileri, özellikle de en zeki cadılardan Hermione’nin kedisi Crookshanks…

 

Yani kediler, aydınlık yanımızda olduğu gibi, karanlık yanlarımızda da yanımızdalar.

 

EDEBİYATIN ŞİFACISI KUZGUN

 

Birçok mitolojide bu dünya ve ölüm sonrası dünya arasında haberci olduğuna inanılan, şifacı nitelikteki bu kuş, “Kara Kedi”yle bize kedileri bir korku ögesi olarak sunan yazarın aydınlık bir şiirine konu olmuştu. Kuzgun denince akla gelen ilk kişi olan Edgar Allan Poe’nun bu şiiri öyle ünlü oldu ki, yazarın mezarı üzerine de bu kuşun heykeli oyulmuştu.

 

Poe’nun Kuzgun şiirini Ülkü Tamer çevirisiyle okumuşuzdur çoğumuz, Everest’ten çıkan Oğuz Baykara çevirisi de mevcut; bu şiir, aşk acısı çeken birinin evine gelen ve bir heykelin üzerinden artık hiç kalkmayan bir kuzgunla yüklerinden kurtuluşunu anlatır. Birçok tabloya konu olan şiirde kuzgun, sorulan her soruya “hiçbir zaman” yanıtını vermektedir.

 

Çok akıllı hayvanlar olan kuzgunlar insan sesini taklit edebilir diye söylenir. Poe’nun şiiri için kuzgunu seçmesinin nedenlerinden belki de biri budur ama asıl sebebin Charles Dickens’ın Barnaby Rudge romanı olduğunu biliyoruz. (Keşke Türkçeye de çevrilse!) Truman Capote gibi yazarların beslediği kuzgunu ilk evcilleştiren yazar Charles Dickens’tı. Dickens’ın hayatı boyunca Grip ismini verdiği birkaç kuzgunu olmuştu.

 

Dickens, ilk kuzgununu çok sevdiği için ona romanında, konuşabilen ve sahibinden daha akıllı olup ona kehanetlerini sunan bir karakter olarak yer vermişti. Kuzgun bu romanın baskısına yetişemeden hayatını kaybetti, ama Edgar Allan Poe romanı okur okumaz (1845) dünya çapında ünlenecek şiirine konuşan bir kuzgunu yerleştirmişti bile.

 

Günümüzde fantastik edebiyatın vazgeçilmezi karga ve aynı familyanın en büyük kuşu kuzgunun birbirinin yerine kullanıldığı da oluyor. Örneğin Taht Oyunları-Buz ve Ateşin Şarkısı’nda üç gözlü karga, diziye adapte edilirken kuzguna dönüşmüştü.

 

Gerçi orada martıları görüyorduk, ama fantastik edebiyatın vazgeçilmezi olarak kuzgunu düşününce aklıma ister istemez Alfred Hitchcock’un Kuşlar filminde bir martı sürüsünün gazabına uğrayan insanların gerilimi geliyor.

 

FANTASTİK EDEBİYATIN EN TANINMIŞ KAHRAMANI EJDERHA


Kedinin aydınlık ya da karanlık yüzüyle, hangisi olursa olsun, varlığı mevcut; kuzgunun da öyle. Yazarlar bu iki gerçekliği reddedilemeyecek varlığı, kendi özellikleriyle ya da onlara insani özellikler atfederek ya da onların hayal gücüne uygun ve yeni bir varlık olarak kaleme aldılar.

 

Ya ejderha diye bir hayvan gerçekten var mı(ydı)? Fantastik edebiyata bakarsak olmalı, çünkü kendisi fantastik edebiyat eserlerinin en tanınmış kahramanı.

 

Borges Düşsel Varlıklar Kitabı’nda ejderhayı “pençeleri ve kanatları olan, boylu boslu, hantal bir yılan” olarak tanımlıyor ve hakkında ilginç bir bilgiyi paylaşıyor: Bu dev yılan, Doğu’da tanrısalken ve Çin Ejderi Lung dört sihirli hayvandan biriyken, Batı’da düşmanlara korku salan, en kötü ihtimalde de insanların eğlencesi olan bir varlık. Borges, İlyada’nın 11. bölümünde Agamemnon’un kalkanı üzerinde üç başlı, mavi bir ejderha olmasını da bu korku salma isteğine bağlıyor ve ekliyor: “Bir ejderi tepeleyip öldürmek, kahramanların beylik kahramanlarından biriydi.

 

” Borges’in “fantastik kahramanların en tanınmışı, ama en talihsizi. Bize çocukça gelir ve hikâyenin tadını kaçırır” dediği, ateş ve duman püskürten ejderhanın bir korku, hazinenin koruyucusu ya da Doğu’daki gibi bilgelik kaynağı olarak yer almadığı fantastik eser yok denecek kadar az. Farklı ülkelerin mitolojilerinden bu yana yazılı eserlerde gördüğümüz ejderha, Tolkien’ın Hobbit’inde Smaug, Michael Ende’de Falkor, Harry Potter’da Norbert, Taht Oyunları’nda birden fazla ejderha olarak karşımıza çıkıyor.

 

Tolkien; en ihtişamlı, Hobbitlerin korkulu rüyası, cüceleri yurdundan etmiş ejderhayı tasarlarken 8. yüzyılda yazılmış ve kendisinin de Oxford Üniversitesi’nde üzerine çalıştığı Beowulf’tan etkilenmişti. (Bazı kaynaklar da Tolkien’in Nordik mitolojisindeki hazinesini korumak için ejderhaya dönüşen Kral Fafnir’den etkilendiğini söyler.) Tolkien’ın ejderhalara asıl ilgisi çocukluğunda başlamıştı, onları hep “hayal gücünün heyecan verici bir ürünü” olarak gördü.

 

Eseri Hobbit’te Bilbo Baggins’in ejderhanın hazinesini çalma girişimiyle varlığını gördüğümüz heybetli Smaug, yüzlerce yıl hazinenin üzerinde oturup onu korumuş bir ejderhaydı, bu yüzden de tek zayıf yeri karnıydı. (Üzerinde düşünülmesi gereken bir cümle!)

 

Harry Potter’da Hagrid’in yumurtadan çıkardığı sevimli ejderhası Norbert hızla büyüyüp etrafa zarar verse de farklı bir ejderha örneğiydi. Taht Oyunları’nda ise insanlardan önce var olsa da, artık sadece onların kanından gelen Targaryen ailesinin mahzeninde kafatası bulunan ejderhalar, Daenerys Targaryen’e düğün hediyesi olarak verilen üç ejderha yumurtasıyla yine ortaya çıkmış ve yeni bir savaşın tetikleyicisi olmuştu.

 

 

ISHIGURO'NUN EJDERHALARI

 

Şahsi olarak en sevdiğim ejderhalar ise Ursula K. LeGuin’in Yerdeniz Beşlemesi’nin ilk ve üçüncü kitaplarında karşımıza çıkan Yevaud ve Kalessin. LeGuin kitabında ejderhaların insanlardan önce var olduklarını, bu sebepten de Kadim Lisan dilinde konuştuklarını anlatır. Kadim Lisan onların dili olduğu için bu dili istedikleri gibi konuşabilirler ama bu dili konuşan insanlar yalan söyleyemez. Ayrıca ejderhaların gözüne hiç bakmamanız gerekir; onları yenmenin tek yoluysa ismini zikretmektir: Yevaud. (Kitapta “isim söylemek” kritik bir konu olarak ele alınır.) Kitapların ana kahramanı büyücü “Çevik Atmaca” Ged, ejderhaları yenmesinin ardından “Ejderhaların Efendisi” olarak nam kazanır.

 

Gün geçmiyor ki içinde ejderhaların olduğu bir fantastik edebi eser yazılmamış olsun; ama hatırladığımız son örnek, yazarın bu türdeki tek eseri olduğu için dikkat çekiciydi. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Kazuo Ishiguro’dan söz ediyorum. Fantastik bir eser yazdığı için çok eleştirilen, röportajlarında kitabı anlatmaktan daha fazla zamanı kendisini savunmaya ayıran Ishiguro’nun 2015’te yayımladığı Gömülü Dev’i de ejderhaları barındırıyordu, yine güçlü olarak ancak biraz daha başka biçimde; bu romanda Kral Arthur yönetimi sonrasında, yine İngiliz efsanesi Beowulf’tan esinlenen dişi bir ejderhanın nefesinin yarattığı sisle insanların hafızasının yok olduğu bir dünya vardı. Axl ve Beatrice isimlerindeki hafızasını kaybetmiş bir çift de kayıp bir oğulları olduğunu düşünerek yola çıkıyordu.

 

Ejderha, mevcut olmasa da, en az kediler kadar edebi eserlerde yer bulan bir varlık; belki de bunun sebebi, birçok ülkenin mitolojisinde yüzyıllarca yaşayan efsanevi bir varlık olarak “heybeti, gücü, koruyuculuğu” temsil edecek şekilde var olması.

 

Bu durum “Nerde bir yılan varsa yakınında bir hazine olduğu” konusunda bizi uyaran Divan edebiyatı gazelleri için de geçerli. Divan edebiyatında sevgilinin saçlarının kıvrım kıvrım olması şairlere göre ejderhayı andırır, saçlarının bolluğu da bin bir başlı ejderhaya benzetilir. Âşıkların çektikleri ve gökyüzüne yükselen ah, ejderhanın ağzından çıkan alev gibidir. Şaire göre bu ejderha şeklindeki ahı gören halk da, orada bir hazine var zanneder. Halk edebiyatında da Yunus Emre, nefsiyle mücadelesini Şehname’de anlatılan Zaloğlu Rüstem’in dokuz aslanı, yedi yılanı ve dört ejderhasıyla cengine benzetmiştir.

 

Peki tüm bunlar bize ne söyler? Birincisi, insan dışı edebiyatın insan varlığına, tarihine, kültürlere ilişkin çok şey anlattığını; ikincisi de İnsan Varlığının Anlamı’nı yazan biyolog Edward O. Wilson’ın sözlerine katılmamız gerektiğini. Wilson kitapta, “Uzaylılar dünyaya gelse,” diyordu, “hayal gücümüzden ve sanatımızdan başka alabilecekleri bir şey yoktur.”

 

 

 


 

 

Ejderha var olmasa da kediler kadar edebi eserlerde yer bulan bir varlık; belki de bunun sebebi, birçok ülkenin mitolojisinde yüzyıllarca yaşayan efsanevi bir varlık olarak “heybeti, gücü, koruyuculuğu” temsil edecek şekilde var olması.

 

 


 

 

DOSYA EKİ:

 

EDEBİYATIN UĞURU: KEDİLER 

 

Gerçek bir kedi sever olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci ile edebiyat ve kedi üzerine konuştuk.

 

“... Kedi, kendi varoluşunun başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu inancındadır, ödün vermez. Nankör sayılması bu yüzdendir sanırım. Almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır kedi. Uyudu mu kinini de unutur.” Tomris Uyar - Gündökümü.

 

“Kedici” bir yazar olarak kedilerin yazarlarla olan bağına dair neler söyleyebilirsiniz? 

 

Yazarların çoğu kediyle yaşamayı seçtiği için midir ya da kedilerle çekilmiş çok sayıda yazar fotoğrafı gördüğümüzden midir nedir, kedi ile yazar arasında sanki doğal bir ilişki varmış gibi geliyor. Böyle bir soru sorduğunuza göre haksız bir kanı da değil bu. Yıllar önce içinde kedi geçen öykülerle ilgili bir yazı yazarken “kedi öyküye aittir” diye bitirmiştim de derginin yayın yönetmeni sevgili Murat Yalçın düzeltmişti: Kedi öyküdür. Kedilerin kendine ait dünyası, bağımsızlığı, dokunulmazlığı, özgünlüğü, özgürlüğüne düşkünlüğü… gibi pek çok niteliği edebiyatçıları çekmiş olmalı. Yazarlar da bu “kedi mitolojisini” yaratmak için az metin üretmediler hani.

 

Sizin hayatınızda kedilerin nasıl bir yeri var?

 

Bizim evdeki kediler bırakın kurguya ilham vermeyi, kuru kuruya bir makale yazmaya kalktığımda bile engel çıkarmaktan zevk alıyorlar. Üretim bir yana düpedüz mâni oluyorlar. Bilgisayarın başına oturduğumda masayı istila etmeyi, bununla da yetinmeyip klavyeyi ilhak etmeyi her defasında başarıyorlar. Uyuyan, (belki de uyuyor numarası yapan) kediyi yerinden oynatmamayı sünnet bildiğim için ben de sakince bekliyor, olmadı masa ve bilgisayar değiştirme zahmetine katlanıyorum.

 

Özellikle sevdiğiniz yazar- kedi ilişkisi var mı?

 

Tomris Uyar ile kedilerinin ilişkisine hayranım. Kedi dünyasını çok iyi analiz etmiştir bir kere. Üstelik hiç yararlanmaya da kalkmamıştır kedilerden. Bu kadar “kedici” olduğu halde hiç kedi öyküsü yazmamıştır. Buna rağmen kedi dendiğinde akla gelen ilk yazardır. Gündökümleri’nde kedilerle ilişkisine dair çok renkli parçalar var. Bunlardan biri kedisiyle imzaladıkları eğlenceli bir “antlaşma”dır ki her okuyuşumda kahkahalarla gülerim.

 

Kediler sahiplerine benzer derler... Sizin kedilerle ilişkinizde bu nasıl tezahür ediyor?

 

Önce şunu düzeltelim, kediler sadece kendilerine benziyor. Belki biz onları gıptayla, hatta kıskançlıkla seyrettikçe benzemek istiyoruzdur. O kayıtsız, kendinden emin ve konformist hallerine hayran olmamak mümkün değil. Sonra şunu da düzeltmek gerek: Kedilerin sahibi olmaz, onlar bazı insanlarla yaşamayı tercih ederler. Buna göre bence evden kaçan, kaybolan kedi de yoktur, ayrılmayı kendi istemiştir. Kedi isterse o evi bal gibi bulur. Buradan kedi ile ev arkadaşlarının bağına geçebiliriz: Bu bağın kediye göre kurulduğunu baştan kabul edelim. Kedi yeterince saygı gördüğü evde mutludur. Yatmayı tercih ettiği yeri ona bırakmanız, sevmediği bir mamada ısrar etmemeniz, taranmaktan hoşlanmıyorsa bu işi abartmamanız, misafirinizin karşısına çıkmama hakkı olduğunu kabul etmeniz gerek. Buna karşılık onun her istediğinde klavyenizin üzerine uzanma, iki eliniz kanda bile olsa çenesinin kaşınmasını talep etme hakkı vardır. Mutlu bir kedi istiyorsanız ya bunu kabul edin, ya da yollarınızı ayırın. Aksi halde kedi canınızı sıkmanın bir yolunu mutlaka bulur. Zorlanmadığımızı söyleyemem ama Feride, Hamdi veya Letafet’in olmayacağı bir zamanı düşünmek bile istemiyoruz. Allah hepsine uzun ömür versin.

 

İstanbul hem kedili hem edebi bir şehir... İstanbul ve kedi ilişkisi üzerine ne söylersiniz?

 

Kedi edebiyatı neredeyse başlı başına bir tür oluşturuyor. Türk edebiyatı da bu konuda çok zengin. Kızımla birlikte bir kedi öyküleri antolojisi hazırladık, öyle güzel kedi hikâyelerimiz var ki, seçim yapmakta çok zorlandık. Edebiyat da şehir de içinden kediyi çıkarırsanız çoraklaşır, boşalır… Hele İstanbul. Bir süre yurt dışında yaşayanların en çok yakındıkları konu sokaklarda kedi görememektir. Evden her çıktığınızda ahbap olduğunuz sokak kedileriyle yürüyorsanız kedisiz bir şehre tahammül etmek kolay değildir gerçekten. İstanbul bence kedilerin başkenti ilan edilmeli. Bir şehre kedi bu kadar mı yakışır! Cami avlularında, hazirelerde, surlar arasında, eski evlerin pencerelerinde fotoğraflanmış kediler sanki şehrin doğal bir parçası gibidir. Kedisiz kalmış bir İstanbul’da şehir halkının daha asabi ve mutsuz olacağına kalıbımı basarım. Elinizle, gözlerinizle bir kere okşayarak yanından geçtiğiniz kedi, sabır ve mutluluk kaynağı gibi arındırır, diriltir sizi.

 

 

 

 

 

 

 





Toplam oy: 21

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.