Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Sezin Romi ile söyleşi: "Kütüphane değil, araştırma mekanıyız"


"Salt Araştırma'yı tarif etmek için kütüphane, arşiv gibi tabirler yeterli değil. Çünkü günümüzde araştırmanın daha geniş bir evreni var."

Sezin Romi ile söyleşi: "Kütüphane değil, araştırma mekanıyız"

 

Ayşe ÇAVDAR

 

Belli bir alanda yayın yapan “tematik” yayınevleri gibi, belli bir alana ilgi duyan okurlara/araştırmacılara hizmet eden tematik kütüphanelerin sayısı da giderek artıyor Türkiye’de. Özellikle İstanbul’da yer alan bu kütüphanelere;Türkiye'nin ilk özel müzik kütüphanesi olan Borusan Müzik Kütüphanesi, İETT'nin kurduğu Ulaşmı Kütüphanesi, mimari odaklı kitaplara-yayınlara-dokümanlara yer verilen Mimarlar Odası Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi ya da Caddebostan’daki kültür merkezi (CKM) içinde yer alan Türkiye’nin ilk butik sanat kütüphanesi örnek gösterilebilir. 

 

Beyoğlu’ndaki Salt Araştırma da, halk kütüphanelerine ve üniversite kütüphanelerine hiç benzemiyor. Hatta aslında kütüphane olmayışıyla dikkati çeken bir mekan. Bir süre daha benzeri olacak gibi de değil. Salt Araştırma için ilk adımların atıldığı günlerden bu yana her aşada yer alan Sezin Romi ile konuştuk. Bir “arşivci” olarak başladığı kariyerinde bugün geldiği yerle Salt Araştırma’nın öyküsü birbirini tamamladı. 

 

 

Salt Araştırma nasıl bir yer? Tam olarak ne işe yarıyor? 

 

Salt Araştırma Merkezi bir kültür kurumu. Salt Araştırma da bu merkezin bir parçası. Biz burayı tarif ederken kütüphane, arşiv gibi tabirleri kullanmıyoruz. Çünkü günümüzde araştırmanın daha geniş bir evreni var. Artık kitap, arşiv, yayın gibi formlarla sınırlı değil. Dijital teknolojilerin de çok büyük etkisi var bunda. Salt Araştırma herkese açık bir mekan. İnsanlar salı gününden cumartesi güne kadar, 10:00 ile 20:00 saatleri arasında bu mekanın olanaklarından yararlanabilirler. İçerik olarak sanat, mimarlık ve tasarıma, sosyal ve ekonomik tarihe odaklanıyoruz. Bu alanlarda kaynak bulma konusunda kullanıcıların ciddi sıkıntıları vardı. Tüm verileri toplu olarak bir yerde bulamıyordunuz. İşte biz farklı kişiler ve kurumlarla işbirliği yaparak ulaşılabilir kaynakları çeşitlendiriyoruz. Daha sonra bunları sergilerle, e-yayıncılıkla, kamuya açık toplantılarla kamusallaştırmaya çalışıyoruz. Yani bu kaynakları Salt Araştırma’da kalıcı hale getirerek herkesin erişimine sürekli olarak açık tutuyoruz. 

 

Siz ne eğitimi aldınız? 

 

Ben önce bilgi ve belge yönetimi eğitimi aldım. Sonra da üzerine sanat tarihi yüksek lisansı yaptım.

 

Aldığınız eğitimle burada yaptığınız iş bağlantılı mı? 

 

Bunu anlatmak için Salt Araştırma’nın tarihini anlatmam lazım önce. Salt Araştırma Osmanlı Bankası, Platform Garanti ve Garanti Galeri kütüphane ve arşivlerinin bir araya gelmesiyle yepyeni bir kurum olarak ortaya çıktı. Ben önce Osmanlı Bankası’nda staj yaptım. Ardından Platform Garanti’de 2007 civarında, henüz öğrenciyken bir kütüphane kurma projesi başladı ve oraya girdim. Şu an idrak ediyorum ki Salt için atılan ilk adımlardan biriymiş bu. Oradaki kitapları sisteme atıyordum. Zamanla Garanti Galeri’nin kütüphanesi de bu sisteme dahil edildi ve böylece Salt Araştırma şekillenmeye başladı. Kütüphane ve arşiv işiyle ilgilenmek hiç aklımda yoktu. Ama orada bir şeyi sıfırdan kurmanın heyecanını yaşadım. Tüm kaynaklar elinizin altındayken ister istemez ilgi duyuyor, kendinizi konunun içinde bulunuyorsunuz. Bunun üzerine sanat tarihi yüksek lisansı yaptım. Böylece bu alanda uzmanlaştım. Orada o kaynaklarla tanışınca farklı bir perspektiften bakmaya başladım. Didaktik, operasyonel kütüphanecilik ve arşivcilik benim için geride kalmış oldu. Kendimi de bir araştırmacı olarak görmeye başladım.

 

Acaba kütüphanecilik eğitimi bu türden bir kurumun insan kaynağı ihtiyacını sağlıyor mu? 

 

Aldığım eğitimle, burada yaptığım iş arasında pek ilişki yok. Elimde bir diploma vardı ama o diploma buradaki işlerin yürümesini sağlamaya yetmezdi. Burada çalışmaya başladıktan sonra farklı bir vizyon kazandım. Bütün o kurumların Salt Araştırma’ya dönüşmesi ciddi bir süreçti. Önce kağıt üzerinde hayal ederek çalıştık. Zorlu bir tasarım süreci yaşandı. Türkiye’de böyle bir örnek yoktu. Başka yerlerdeki örneklere baktık, ama onlar buraya birebir uygulanmazdı. Biz bir kütüphane ya da arşiv değiliz, araştırma mekanıyız. Farklı insanlar geliyor ve herkesin farklı ihtiyaçları var. Dört yıldır açık Salt Araştırma. Öncesinde farklı kurumların arşivlerini hem fiziksel hem yazılım anlamında bir araya getirmek için uzun bir çaba verildi. Açıldıktan sonra gözlem yaparak bir sürü yeni ihtiyacı keşfettik. Örneğin insanların oturup çalışabilecekleri bir mekana ihtiyaç duydukları ortaya çıktı. Biz de, Salt Galata’nın önceleri sergi mekanı olarak kullanılan üçüncü katını insanların bireysel çalışmalarını yapabilecekleri bir yer olarak yeniden düzenledik. 

 

Salt’ın bütün bu çalışma alanlarına nasıl bir katkısı olabileceğini düşünüyorsunuz? Burası araştırmacıların tanıştıkları, birlikte bir şeyler ürettikleri bir alana dönüşme potansiyeli taşıyor mu? 

 

Bu Salt’ın bütünü için geçerli. Burada yapılan tüm çalışmaların nihai hedefi bu. Salt Araştırma da bu çalışmaların önemli bir parçası. Salt Araştırma’ya katılan kaynaklar aslında bir başlangıç. Yavaş yavaş daha fazla kaynak bir araya gelecek. Yaptığımız bir proje araştırma konusunda bir farkındalılık yaratabiliyor. Bunun geriye dönüşü uzun vadede kendisini gösterecek.




Toplam oy: 815

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.