Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

İçgörünün Keskin Kenarları

Psikiyatristlerin belki de en çok ustalaştığı beceri, terapi hastalarının "zihinlerine" nüfuz etmek ve orada bulduklarıyla onların davranışlarını değiştirmelerini kolaylaştırmaktır demek, sanırım yeterince gerçekçi bir bakış açısıdır.

Kaan Arslanoğlu, bunun bir adım ötesine geçerek, aslında daha zor olanı, kendi zihnini tüm eleştirel ve sorgulayıcı haliyle okurun huzuruna sunmuş.

Üçüncü şahısları eleştirme üzerine uzmanlaşmış bir gelenekte, böylesi "riskli" bir özeleştiride bulunmak cesaret isteyen bir iştir.

Cesaret, zeka, toplumsal zeka, siyasal davranış, şiddet, Marksizm, evrim ve insanın sınırlılıklarına ilişkin böylesi nesnel ve eleştirel bir duruş,  insana ilişkin kabullenmenin bir ifadesi olarak pekala görülebilir.

Kendisini dünyanın geri kalanından daha "özel" ve "önemli" sanan; söyledikleri ve/ya yazdıklarının o güne de söylenen ve yazılanlardan daha üstün olduğuna inanan bir takım "aydın elit" elbette ki Arslanoğlu'nun verdiği zaka yüzdeleri ve insanın bazı kısıtlılıklarının değiştirilemez olduğu tezleri karşısında en basit ifadesiyle "öfke"ye kapılacaklardır.

Ayrıca yazar, çok alışılmadık bir yöntemle, genellemelere sığınmayıp, şahıs adı vererek yaptığı eleştiri ve değerlendirmelerle de kuşkusuz potansiyel bir düşman hattı oluşturmuştur.

Yenilikler hemen her zaman dirençle karşılaşır. Eleştiri karşısında savunmaya geçmek ve saldırı karşıt tepkisi geliştirmek bizim toplumsal bir özelliğimizdir. Milletçe sindirim sistemimiz "hassas"tır ve en sahici yemekleri bile bazen hazmedemeyiz; uykularımız kaçar.

Kitabın sonunda, bu tür eleştirelere verilen bazı cevaplar ilk başta şaşırtıcı gelse de, içinde bulunduğumuz geminin rüzgara karşı duruşu az çok malumumuzdur. Arslanoğlu'nun "insana ve aydın insana olan öfkesini kusup, kendisini küserek Kaf Dağı'nın ardına saklaması" ile "uzun yıllar insan malzemesiyle çalışmanın doğal bir sonucu olarak gerçekçi bir kabulle tespitlerde bulunması" yapılabilecek iki ayrı yorumsa; bu yorumların da ait olduğu zihinlerin süzgecinden geçtiğini hatırlamakta fayda vardır...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.