Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Aşırı yakın inanılmaz uzak



İyi
Toplam oy: 13
Mevsim Yenice Bilinmeyen Sular’da ilk kitabıyla kıyaslandığında karakter ve konu tercihleriyle radikal bir değişim gösteriyor; ilk kitabına nazaran daha sakin ve daha insan ruhuna yönelik öykülere yöneliyor.

Hayatta olduğu gibi anlatılarda da anlamı üreten ikiliklerdir. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki ilişkiden doğar; ilişki için de en az iki şey gerekir, kıyas yapmak için iki şey arasında karşıtlık ya da benzerlik bulmak gerekir. Dramatik kurgunun belkemiğini oluşturan çatışma için de bir ikilik ya da ikilem lazımdır. Tragedyalar aklıyla kalbi arasında kalanları yazar. Dilemmalar o yüzden baş tacımızdır. Eskiler buna “her şey zıddıyla kaimdir” der. Biz ne deriz henüz orasına gelemedik. Yine de, başkahramanınızın ne kadar da cesur olduğunu göstermek için korkak bir ikinci karakter çok işe yarayacaktır. Cömerdin yanındaki bir hasis nasıl da dikkatimizi çeker. Karagöz’le Hacivat’ı bunca yıldır diri tutan da bu ikiliktir. Benzer şekilde hikâyesi yazılmaya değer, o seçilmiş, o öne çıkan kimseler ile geri kalanlarımız arasında da bir ikilik vardır. Bizi birbirimizden ayıran bir karşıtlık değilse de, farklılıklarımız onları kahraman bizleri figüran yapar. Bir yanıyla aşırı yakın ama inanılmaz uzak.

Bilinmedik bir su

 

Mevsim Yenice’nin yeni kitabı Bilinmeyen Sular bu ‘aşırı yakın ama inanılmaz uzak’ olma halinin bir ifadesi olarak okunabilir bence. Bunu bana düşündüren şeyse, kitabı okumayı bitirdikten sonra son öyküye referansla kitabın ithafı olan Alkor ve Mizar’ı araştırmam oldu. Alkor ve Mizar Büyükayı Takımyıldızı’ndaki bir çift yıldız. Birlikte anılıyorlar, çok yakınlar, Büyükayı’nın aynı noktasını referans için kullanılıyorlar ancak ayrılar, gözle yan yana gözükseler de aralarında ışık yılları var. Dışarıdan bir perspektifle bakıldığında yakın görünüyorlar, yıldızların birbirine bakışındaysa uzaklıklar görünüyor. Adınızın birlikte anıldığı birinden bu denli uzak olmak hüzün verici olsa gerek. Bilinmeyen Sular’a gelecek olursak, bu kitaptaki öykülerde Mevsim Yenice iki kişi arasındaki ilişkiyi kuran o yakınlık ile yine ilişkide taraf olmaya sebep olan uzaklıklar üzerinden kurmuş dramatik çatıyı. Örneğin “Bataklık Balığı” adlı öyküde karakterler olarak meşhur bir ressamla onun gayet sıradan asistanı karşımıza çıkıyor. Öykü, meşhur ressamın sönüşü ile asistanın yıldızının parlayışını konu ediniyor. Ya da “Bir Yere Kadar” adlı öyküde huzurevindeki bir kadın ile onun yardımcısını okuyoruz. Kitabın son öyküsü “Göründüğünden Daha Uzak” bahsettiğim bu ikiliği çok daha belirgin kılıyor. Hastalıklı bir şekilde durmaksızın her şeyi gözetleyen bir güvenlik amirinin, Tanrı tarafından gözetlendiğini, bundan kaçamayacağını kabullenmesi üzerine kuruluyor bu öykü. Bahsettiğim bu öykülerde ilişkide güçlü değil de zayıf tarafın, ikiz yıldızlardan soluk olanın hikâye edildiğini görüyoruz. Dramatik çatıda bu ikiliği kurup, ritmi tutturup ardından soluk yıldızı parlatmak okuru ters köşeye yatıran, bakışını değiştiren, zenginleştiren bir tutum. Bilinmedik bir su.

Fakat benim bu kitaptaki favori öyküm “Puantiyeli Plastik Bir Şemsiye.” Terfi alan eşinin iş arkadaşlarını yemeğe çağırmak zorunda kalan, kurumsal hayata ve onun icaplarına mesafeli, biraz yalnızlaşmış ve yanlış anlaşılmış bir kadının hikâyesi olması bakımından günümüze çok yakın çok gerçek bir hikâye. Kocanın ve onun iş arkadaşlarının temsil ettiği “normal” hayat ile kadının o normale olan mesafesi arasındaki karşıtlık üzerine kuruluyor gerilim. Öyküyü çarpıcı hale getirense kadının neden böyle davrandığını öğrendiğimizde yaşadığımız şaşkınlık oluyor. Yetiştirilirken bize dikte edilen değer yargılarının, Türk tipi mutsuz aile tablolarının, şımarmayalım diye sevilmeyişlerimizin izini sürebiliyoruz bu kısacık hikâye ile. Meraklısı bunun üzerine koca bir sosyoloji inşa edebilir. Dikkate değer diğer bir öykü ise “Kırk Saniye”. Öykünün kendisi değil de içindeki göçmen kuşlarla ilgili bölüm Semih Kaplanoğlu’nun Bal-Süt-Yumurta üçlemesindeki sekansları hatırlatıyor. Müthiş görsel ve etkileyici bir hikâye parçası bu bahsettiğim göçmen kuşlarla ilgili bölüm. Ötesini söyleyemem, meraklananlara o öyküyü okumalarını tavsiye edebilirim ancak.
Daha yavaş daha derin
Gelgelelim, yazarımızın ilk kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi ile bir kıyaslama yapmadan sözün kurdelesini kesmek olmaz. İlk kitapta çok canlı, hatırda kalıcı, biraz parlatılmış karakterler ile ritmi yüksek, ironisi bol, yer yer muzip öyküler okumuştuk. Tam benim kalemim diye düşünmüştüm. Bu kitapta ise kenarda kalan, daha silik, yukarda bahsettiğimiz o ikinin ikincisi karakterler ile daha yavaş ritimli, oyunu eğlencesi şaşırtması pek olmayan durağan öyküler okuyoruz. Bunu yazarın öykü evreninde bir değişiklik ya da bahsetmek istediği konuların farklılaşması olarak yorumlayabiliriz elbette. Fakat benim için beklentimin dışında olduğunu itiraf etmem gerek. Yine de bu kitapta Mevsim Yenice’nin dilindeki ifade gücünün arttığını, öykünün matematiğini daha iyi kurarak kırılma noktalarını tam da yerinde kullanarak öykülerini başarılı hale getirdiğini söyleyebiliriz. Örnek verecek olursak, ilk kitapta üroloji polikliniğinde bir karşılaşmayla başlıyordu bir öykü. Oldukça ilginç ve alışagelmedik bir tercih. Burada ise örneğin bir yatılı okul yatakhanesinde başlıyor bir öykü. Türk edebiyatında “parasız yatılı” teması yetimlik, yersiz yurtsuzluk ve hüzün ile birlikte anılmaya mahkûm görünüyor. Ben de bir parasız yatılı olduğumdan, esasen o damardan kardeşlik, paylaşma, dayanışma temalı ne kadar çok hikâye çıkabileceğini ilk elden söyleyebilirim. Eleştirimiz yanlış anlaşılmasın. Burada Mevsim Yenice’nin ilk kitabına nazaran daha yavaş, daha sakin ve daha insan ruhuna yönelik öykülere yöneldiğini ifade etmeye çalışıyorum. Öyleyse şöyle söyleyelim, Mevsim Yenice Bilinmedik Sular’da ilk kitabıyla kıyaslandığında karakter ve konu tercihleriyle radikal bir değişim gösteriyor. Yine de dilinin ifade gücü ve öyküleri kurmaktaki başarısıyla okuru etkilemeyi başarıyor. Bakalım gelecek kitabında nasıl bir yol izleyecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.