Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyatçının trol oalrak portresi: Arthur Cravan




Toplam oy: 18
Sürrealist şair Arthur Cravan otuz bir yaşında Meksika sahillerinde sırra kadem bastığında, kendi ölümünü sahnelediği şeklinde rivayetler dolaşmaya başlamıştı. Ölümünün bile gerçek olmadığının düşünülmesi doğaldı çünkü günümüz sosyal medya trollerinin yüz yıl önceki karşılığıydı Cravan aslında. Şiir de yazsa, dergi de çıkarsa, boks ringine de çıksa öncelikli amacı sansasyon yaratmak, her eylemiyle kendini bir efsaneye dönüştürmekti. Sayısız takma adı ve kimliğiyle sıkı da bir dolandırıcıydı. Bir gün karısının yanına gitmek için derme çatma bir yelkenliyle okyanusa açıldı, bir daha da geri dönmedi.

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Onu anlatmak için kendi kelimelerine başvurmak belki daha iyidir: “Yirmi milletin vatandaşı. Dünyanın en kısa saçlı şairi. Boksör. Ajan provokatör. Otel faresi, katır sürücüsü, şoför, yılan oynatıcısı. Altın avcısı. İflah olmaz kedi sever. Oscar Wilde’ın yeğeni.” (Sonuncunun gayet geçerli bir açıklaması var: İrlandalı şair ve oyun yazarı Oscar Wilde’ın eşi Constance Lloyd Cravan’ın halası oluyormuş, Wilde’la akraba olmak da Cravan’ın hayatta en gurur duyduğu şeymiş.)

 

Durun da en baştan başlayalım… Arthur Cravan’ın gerçek adı Fabian Avenarius Lloyd’du, İngiliz bir anne ve İrlandalı bir babanın çocuğu olarak 22 Mayıs 1887’de İsviçre’de dünyaya gelmişti. Henüz yirmilerinde bile değilken Arthur Rimbaud’dan esinlenerek macera arayışıyla memleketini terk etti, uydurma pasaportlar kullanarak dünyayı dolaşmaya başladı. Bir süre sonra Paris’e yerleşmeye karar verdi, orada çeşitli mahlaslarla şiir yazmaya, resim yapmaya başladı. Resimlerini Èdouard Archinard adıyla sergiledi. Gündüzleri el arabasıyla şehrin sokaklarını dolaşıyor, meyve ya da sebze satar gibi şiir satıyordu. (Çoğunlukla kendi şiirleriydi bunlar, arada kendi uydurduğu Oscar Wilde şiirlerini de birilerine kakalıyordu.) André Breton, Marcel Duchamp, Man Ray, Clara Tice, Beatrice Wood hatta William Carlos Williams tarafından Dada’nın öncüsü sayılmasına yol açacak “Maintenant” [Şimdi] adlı dergiyi çıkardı. Derginin yazarı, editörü, tasarımcısı, yayın yönetmeni ve elbette sahibiydi. Amacı skandal yaratmaktı. “Amerikalı Olmak ya da Olmamak” başlıklı bir makalesinde Paris’in tamamının gerçekte Amerikalı olduğunu yazmıştı. Amerikalılığın yöntemi basitti: “Tükürün, küfretmek dışında hiç konuşmayın, üzerinize iki beden büyük gelen kıyafetlerle dolaşın. Tütün çiğneyin, meşgul görünün ve kendinizi kibirle taçlandırın.” Kendisinin de titizlikle takip ettiği tavsiyelerdi bunlar.

1916’da askerlikten kaçabilmek için Barselona’ya gitti. Amacı para bulup Amerika’nın yolunu turmaktı. Profesyonel boksör olarak ringe çıktı ve tüm zamanların en büyük ağır sıklet boks şampiyonu Jack Johnson’la dövüştü ama altıncı rauntta nakavt oldu. 13 Ocak 1916’da bir buharlı gemiye binerek New York’a doğru yola çıktı. (Tesadüfen aynı gemide olan Leon Troçki günlüğünde bu yolculuk esnasında garip bir adamla ahbap olduğunu yazmıştı, anlaşılan adam kendini “soylu boks sanatında büyük bir üstad” olarak tanıtıyor ve Oscar Wilde’ın yeğeni olduğunu iddia ediyormuş!)
Arthur Cravan New York’ta gittiği bir kıyafet balosunda sürrealist şair ve ressam Mina Loy’la tanıştı. Evli ve iki çocuk annesi olan Loy, Cravan gibi huzursuz bir ruh, bir çeşit “gönüllü serseri”ydi. Birbirleri için yaratılmış gibiydiler. Birliktelikleri sanat dünyasında büyük infial yarattı. “Güzel ve Çirkin” masalındaki karakterleri andırıyorlardı. Zarif bir bibloyu andıran Loy’un güzelliği dillere destandı, Cravan ise sadece iki metreyi aşan boyuyla değil, kaba ve küstah tavırlarıyla da dikkat çekiyor, tepki topluyordu. Gelin görün ki, Loy Cravan’a sular seller gibi âşık oldu, dahası sevgisiyle onu enikonu nazik, anlayışlı hatta “sevilebilir” bir adama dönüştürdü.
1917 yılının sonlarına doğru Cravan dolandırıcılık suçlamaları yüzünden New York’tan da kaçmak zorunda kaldı ve bu kez Meksika’ya gitti. Yalnız kalmaya tahammülü yoktu, abartılı mektuplar yazarak Mina Loy’u yanına çağırdı. “Mina,” diyordu, “Ben sadece seyahat ederken iyiyim. Aynı yerde çok uzun süre kalmam gerektiğindeyse gerçek bir budalaya dönüşüyorum. Gene de söz veriyorum, gelirsen seni hiç üzmeyeceğim. Senin hayatın, diğer kadınlarınkinden çok daha tatlı olacak çünkü sana iyi bakacağım, üzerine titreyeceğim.”
İki çocuğunu boşandığı kocasına bırakan Mina Loy gerçekten de gitti. Sonradan “Birlikteliğimiz gündüzleri el ele dolaşmaktan, geceleri sevişmekten ibaretti,” diye yazacaktı. “Yaptığımız sadece buydu, markette gözümüzü bir çeşit saygıyla paramızın yetmediği konservelere dikiyor, sokaklarda satılan ucuz yiyeceklerle besleniyor ve tüm gün aylaklık ediyorduk. Mutluyduk. Sanki bir şekilde sihrin kaynağına ulaşmıştık ve o sihir bizim aracılığımızla tüm dünyayı kaplamıştı.”
25 Ocak 1918’de evlenmeye karar verdiler ve kilise düğününe paraları yetmediğinden, yoldan geçen iki tanıkla bir devlet dairesine gidip alelacele evlendiler. Beş parasızlardı, tekinsiz bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Berbat hayat şartları ve kötü beslenmenin etkisiyle ikisi de çok zayıflamıştı. Derken, şairin kabarık bir suç sicili olduğu ortaya çıktı, Amerikan polisi izlerini bulmuştu, Buenos Aires’e kaçtılar. Cravan birlikte intihar etmeyi önerdiyse de hamile olan Loy bunu kabul etmedi. Genç kadın için Şili’ye gidecek bir gemide yer ayırttılar. Artık ifşa olan Cravan’ınsa geçerli bir pasaportu yoktu, bu yüzden çok eski ve küçük bir tekne satın aldı. Onu onaracak, yüksek bir fiyata satmayı başarırsa da karısının yanına gidecekti. 1918 yılının kasım ayında bir deneme yolculuğuna çıktı ve geri dönmedi. Teknenin fırtınada battığı sanılıyor.
Onu Enis Batur’un meşhur Kara Mizah Antolojisi'nin Cravan maddesindeki bir sözüyle anacağım: “Ben ki biri keman çalsa yaşama hırsıyla dolar taşarım; kendimi zevkten öldürebilirim; bütün kadınlar için aşktan ölebilirim; bütün şehirler için gözyaşı dökerim: Buradayım, çünkü hayata bir çözüm yolu yok.”
Arthur Cravan ölmediyse, ne yaptı?

Cravan’ın saldan hallice teknesiyle açıldığı okyanusta boğulmuş olması elbette çok mümkün. Korsanların eline düşüp onlar tarafından öldürülmüş olması da. Gene de insanız işte, daha etkileyici hikâyeler okumak istiyoruz. Oradan yürüyelim…

Cravan’ın hamile karısıyla sürdüğü yoksul hayattan bıkıp kendini yeni bir kılıkta diriltmesi olmayacak iş değildi. Her şeyden önce usta bir dolandırıcıydı, sahte isimlerle seyahat etmek konusunda dahi sayılırdı. Bir keresinde, “Hafızamda yirmi ülke var ve yüz şehrin renklerini sürüklüyorum ruhumda” diye yazmıştı.

Bir grup edebiyat araştırmacısı, Cravan’ın zamanla kendini B. Traven’a dönüştürdüğünü iddia etti, kanıt olarak da B. Traven’ın Ölüm Gemisi adlı ilk romanını gösterdi. (Bilindiği gibi B. Traven, Meksika’da yaşadığı bilinen ama gerçek kimliği hiçbir zaman öğrenilemeyen bir romancı.)

Daha yaygın olan bir başka teoriye göreyse, Cravan kendini Oscar Wilde el yazmaları üreten bir sahtekâr olarak yeniden icat etti. 1920’lerin başında, Dorian Hope ve benzeri takma adlar kullanarak Parisli müzayedecilere Oscar Wilde’ın elyazmaları olduğunu iddia ettiği birtakım kağıtlar satan kişiden kuşkulandılar. Usta işi taklitlerdi bunlar, öyle ki Wilde uzmanı Christopher S. Millard bile kandı. Gerçek, New Yorklu bir kitapçının, “Salomé” elyazmalarının Wilde’ın ölümünden çok sonra üretilen bir cins kâğıda yazıldığını fark etmesiyle ortaya çıktı. Ama iş işten geçmişti, Dorian Hope bir daha ortaya çıkmadı.

Hope’un gerçekte Arthur Cravan olduğunu öne sürenlerin elindeki ilk kanıt, Hope’un kullandığı takma adlardan birinin B. Holland olmasıydı. Cravan’ın babasının, Otho Holland Lloyd adını taşıdığını hatırlarsak, gerçek biraz netleşebilir. İkinci kanıtsa, bizzat Oscar Wilde’ın oğlu Vyvyan Holland’ın Hope’un Cravan olduğuna inanmasıydı: “Dorian Hope’un uzak kuzenim Fabian Lloyd olduğunu anlamıştım. Dorian, babamın romanı Dorian Gray’den, Hope ise aile dostumuz Adrian Hope’tan geliyordu.”

(Bu arada B. Holland ile B. Traven adları arasındaki benzerlik de çok çarpıcı değil mi? Belki de her iki teori birden doğrudur, neden olmasın?)
Ölümle aldatan koca

Mina Loy uzun bir süre Cravan’ın öldüğüne inanmayı reddetti. Ruhsal olarak alt üst olmuştu. Kâh kocasının hapishane köşelerinde acı çektiğini düşünüyor, kâh korsanların elinde esir düştüğüne inanıyordu. Öte yandan şair olarak verimini büyük ölçüde bu acıya borçluydu. T.S. Eliot ile Ezra Pound gibi devlerin hayranlığını kazanan 1923 tarihli kitabı Lunar Baedeker bunun bir kanıtı. The Widow’s Jazz adlı şiirinde şunları yazıyor mesela: “Ey Koca / Nasıl da gizlice aldattın beni ölümle!”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.