Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hayatımı yazsam roman olur!



Vasat
Toplam oy: 27
Harvard’da ilk yılını geçiren genç bir kadın olan Selin’in aylaklığını, keşiflerini ve tanışmalarını takip ediyoruz. Bu yönüyle hakikaten bir ilkgençlik romanı Budala. Arkadaşları Ivan ve Svetlana ile kurduğu bağ, Selin’in Rus dili ve edebiyatıyla olan ilişkisine benziyor: Yeni ve gizemli.

Pek çoklarından duymuş, hikâyelerden okumuşuzdur: Hayatımı yazsam roman olur! Ne ki, kurmacanın içine bir ömrü, hadi diyelim bir ömrün parçalarını sığdırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Evet, sahiden de, her insan anlatıcısını bekleyen bir hikâyedir; ama o anlatıcının “kendi” olması işi iyiden iyiye çetrefil hale sokar. Bütün bunlara karşın, çağdaş edebiyatta bunun üstesinden gelen yazarları okumak, biz öteki çağdaşlar için mutluluk verici. Onlardan birinin, yayınlanmış her iki kitabıyla Amerika’da ses getiren -ve üçüncüsü merakla beklenen- Elif Batuman’ın Budala’sı nihayet Türkçede basıldı...

 

Bir süredir, telif ya da çeviri, yolumun kesiştiği pek çok yeni kitapta gündelik hayatı okuyorum. Üniversite yıllarımda Henri Lefebvre ve metinleriyle pek bir içli dışlı olduğumdan olacak, hoşlanıyorum da bundan. Özellikle düşünürün The Critique of Everyday Life ya da Gündelik Hayatın Eleştirisi (Sel, 2012) kitabı, sıkı bir referans kitabıdır. Lefebvre’in gündelik hayata olan ilgisi, burada bir problem yakalamasıyla ilişkilidir. Öyle ki, gündelik hayat, “en çetin sorunlardan birini, tekrar sorununu” gündeme getirir. Yoğun bir Karl Ove Knausgaard okumasının üzerine geldi Batuman’ın Budala’sı. Bu tesadüfün zihnimi gündelik hayata taşıması ise, herhalde tesadüf olmasa gerek.

 

Kendini ve zamanı yazıyor

 

Hem Knausgaard hem Batuman, her şeyden önce iyi birer gözlemci. İki yazar da, metinlerini hayatını hikâyeleştirerek kuruyor. İsveçli yazarın Kavgam serisinde bütün yaşamını izlerken, Budala’da baş karakter Selin üzerinden Batuman’ın Harvard yıllarını okuyoruz. Pekala, yazarların yaşamından izlek denilebilir bu metinlere. Tıpkı yıllar önce Thomas Bernhard’ın, daha da önce Dostoyevski’nin yaptığı gibi. Nasıl, Bernhard’ın Avusturya entelijansiyasının yozlaşmış taraflarını anlatırken duyduğu hiddeti hissediyor ya da Suç ve Ceza’da sanki bir filmin içinde, dönemin St. Petersburg’unda toplumun bir parçası haline geliyorsak, Elif Batuman da bizi milenyum arifesinin akademiye yeni adım atmış ilkgençleriyle tanıştırıyor. Budala elimizdeyken, sanki Selin’in emanet dostu oluyor ve “o anın içinde yaşıyoruz”.

 

Çağdaşımız yazarların, çoğu kez, kurguya zeval gelmesin diye metinlerindeki “ben”i reddettiğini, bunun olsa olsa okurun gözüyle ilgili olabileceğini ifade eden söyleşilerini okuruz. Elif Batuman bunu reddetmiyor, apaçık, “kendini ve zamanı” yazdığını teslim ediyor. The Guardian’dan Paul Laity’e, yazarlığı, yaşamının her dakikasını elden çıkarma uğraşı olarak gördüğünü söylüyor.

 

Kurguda, Harvard’da ilk yılını geçiren bir genç kadın, Selin’in aylaklığını, keşiflerini ve tanışmalarını takip ediyoruz. Bu yönüyle hakikaten bir ilkgençlik romanı Budala. Arkadaşları Ivan ve Svetlana ile kurduğu bağ, Selin’in Rus dili ve edebiyatıyla olan ilişkisine benziyor: Yeni ve gizemli. Batuman’ın romanında, tıpkı adamakıllı çizilememiş bir çizgi gibi, çalkantılı günlerin ve bağımsız ders içeriklerinin peşinden sürükleniyoruz. Kurguda zamanın dağınıklığı okurun takibini zorlasa da, hikâye, böylece gündelik hayata daha bir dokunur oluyor.

 

“Kendinden daha da uzun gecelere uzanan uzun günlerde, yerleştirme sınavları için bir sınıftan diğerine sürüklendim. Zemin katta oturup Rönesans insanı olmak mı daha iyi, yoksa bir uzman olmak mı konulu denemeler yazmak zorundaydınız. Melankolik kelime problemlerinden oluşan nicel mantık testleri vardı ve her akşam, yerde oturup kocaman bir denizdeki küçük bir balık olduğunuzu anladığınız kalabalık toplantılar olurdu, bu durumun endişe kaynağı olmaktan ziyade canlandırıcı bir sorgulama olarak görülmesi gerektiği ileri sürülürdü. Balıkla ilgili şeyi düşünmeye ağırlık vermemeye çalıştım, ancak bir süre sonra beni aşağı çekmeye başladı. Birileri size devamlı büyük denizdeki küçük balık olduğunuzu söylerken neşeli hissetmek zor oluyordu.”

 

Elif Batuman’ın Pulitzer finalisti romanı Budala’yı, şimdilerde üzerinde çalışmakta olduğu üçüncü kitabı izleyecek. Neredeyse bir buçuk yıl önce, çağının durum ve koşullarına uygun olarak inzivaya çekildiğini bir tweet ile duyuran yazarın, dönüşü de herhangi bir sosyal mecradan gelecek bir “bildirim” ile olacak. Çünkü gündelik hayat böyle işler ve işlemeye devam edecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer… Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu… Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.