Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kelebek Etkisi // Sevgilinin adı Anne




Toplam oy: 863
Bir insanın neredeyse tüm yaşamının odak noktası ve anlamı haline gelen bir kırık, kuşkusuz çok güçlü bir motif. Bu gücü fark eder etmez bu ayın yeni kelebek macerasının başladığını da seziveriyorum.

Kırık bir kemik büyük bir azap kaynağından başka ne olabilir ki? Ama söz konusu edebiyatsa, o kırık kemikten bile sarsıcı bir eserin doğduğuna tanık olabilirsiniz. Tıpkı Albertine Sarrazin’in Aşık Kemiği’nde (Everest) yaptığı gibi… Sarrazin, gerçek yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı romanında, cezaevinden kaçarken kırdığı ayak bileğiyle başladığı yeni yaşamını ve kırık bir kemiğin bir yaşamda nasıl bir kırılma anına da neden olabileceğini anlatıyor. Kanun kaçaklığı ve aşkın iç içe geçtiği bu sarsıcı romanın iki ana kahramanı, görünürde Anne ve Julien olsa da, Anne’ın hayatı boyunca sürüklemeyi sürdürdüğü kırık bileğinin de başlı başına bir karaktere dönüştüğünü görüyorsunuz, edebiyatın o tuhaf gücüyle. Bir insanın neredeyse tüm yaşamının odak noktası ve anlamı haline gelen bir kırık, kuşkusuz çok güçlü bir motif. Zaten ben de romanı okurken, bu gücü fark eder etmez bu ayın yeni kelebek macerasının başladığını da seziveriyorum.

 

 

Yanılmadığım bir sonraki kitap olan Mahir Ünsal Eriş imzalı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…’yi (İletişim) elime aldığımda kesinleşiyor. 80'lerin Güney Marmara’sında bir avuç çocuğun yaz kalabalıkları içinde geçen, birbiriyle kesişen, zaman zaman bugüne uzanan hikayeleri taşraya özgü bir hüzünle, 80'lerin nostaljisini ustaca bir araya getiren nefis öykülerden oluşuyor. İşte o öykülerden biri olan Bana Küstüler’de aradığımla karşılaşıyorum. Bu öykü 80'lerin gençler için hiç de kolay olmayan politik atmosferinde, kasabanın gençlerinin sahilde otururken başlarının bir başka grup ve polisle belaya girmesini son derece masum ve naif bir tonda anlatıyor. İşte o sahilde yanlışlıkla dayak yiyen, öykünün kahramanının aşık olduğu Fidan’ın dayaktan kırılan dizleri de, bir kez daha bir yaşamı ve kaderi geri dönülmez bir biçimde değiştiriyor. Bu kez o kırık bacakların sahibinin olmasa da, o gece Fidan’ın ve arkadaşlarının yanında durmadığı için yalnızlıklara terk edilen öykünün kahramanının…

 

 

Sıradaki kitap da yine bir öykü kitabı, üstelik aynı bir öncekinde olduğu gibi yaz döneminde geçen öyküleri anlatıyor. Bernhard Schlink’in çıkan Yaz Yalanları (Doğan) adlı kitabı gerçeklik algısı ve yalanlar üstüne kurulu nefis uzun öykülerden oluşuyor. Zarif üslubuyla da dikkat çeken bu öykülerden Ormandaki Ev’de, aradığım ‘kırığa’ rastlıyorum yine. Çok sevdiği yazar eşinin başarısını kıskanan, kendi de yazar olan bir kocanın, eşini türlü kurnazlıklarla bir orman evine nasıl kapatmaya çalıştığını, biraz mizahi ve hafif de ince bir gerilim eşliğinde anlatan öyküde; durumu fark eden kadının kızıyla birlikte arabayla kaçarken, ufak bir kaza sonucu kolunu ve kaburgalarını kırdığını görüyoruz. Vücudundaki kırıklar önemsiz ve çabuk iyileşecek olsalar da, kocasının deliliğinin farkına varan kadının hayatındaki dehşetli kırığın bir daha asla iyileşemeyeceğine tanık olduğumuz bu öykünün de ardından ‘kırık kemik’ metaforundan yola çıkarak yaşamdaki kırılma noktalarıyla yüzleşmemizi sağlayan bu ayki kelebek turumuz sona ermiş gibi hissediyorum. Ancak hala turu noktalayacak işaretle karşılaşmadığımın da farkındayım.

 

 

Aradığım işaret, Yaz Yalanları'ndaki bir diğer öykü olan Baden-Baden’daki Gece’de telaşlanmadan bekliyor beni. Sevgilisini aldatan bir adamın, kaçamağıyla yüzleşmek zorunda kalmasının eğlenceli öyküsünde, öykünün kahramanının aldatılan sevgilisinin adını gördüğümüz anda bu ayki çemberin kapandığını anlıyorum. Sevgilinin adı Anne; aynı Aşık Kemiği'nin romantik kanun kaçağının adı da olduğu gibi...

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.