Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Labirentinde yazarın besini: Costa kitap ödülü




Toplam oy: 881
En temel ihtiyaçları karşılamak için çözümler bulmak adına helak olan yazarı, aklını yitirmesine gerek kalmadan, uygun zamanda besleyen ödülleri takdir etmek gerekir.

Gençlerin kendilerine sadece meşgale olarak değil, kariyer olarak da yazarlığı düşündüğü bir çağda yaşıyoruz; her daim geçerli olan “yazmasaydım çıldıracaktım” halini de unutmamalı tabii. Elbette yazarlık, birkaç büyük kariyer dışında, pek de kolay bir ekmek teknesi değil. Yazmanın güçlüğü bir yana, çok uzun bir süre boyunca alıcı bulmak da mümkün olmayabilir. Bir zamanların kurumlar ya da kudretliler tarafından desteklenen yazar kariyerleri, son yıllarda yerini iyice piyasa ekonomisine bıraktı. Pek çok metin ancak pazarda satıldığı, okur tarafından “satın alındığı” zaman yazarının karnını doyurabiliyor. Yazmanın güçlüğünü azaltacak, ayrıntılı bir projenin gerçekleştirilmesi açısından ayrılacak zaman boyunca yazarın maddi-manevi beslenmesini sağlayacak mekanizmalar da daha yeni yeni oluşmakta...

 

Ödüller, bir de bu açıdan önem taşıyor. Diğer getirilerinin yanı sıra parasal destekte de bulunarak, bitmiş ya da başlanacak projeleri gerçekleştirmek için yazara katkı sağlıyor. En temel ihtiyaçları karşılamak için çözümler bulmak adına helak olan yazarı, aklını yitirmesine gerek kalmadan, uygun zamanda besleyen ödülleri takdir etmek gerekir. Bu ödüllerden biri de Britanya’da, Britanyalı ve İrlandalı yazarlara verilen Costa (eski Whitbread) Ödülleri.

 

 

Bir turizm holdingi Whitbread. 19. yüzyıl başında bira üreterek ve tavernacılık yaparak başlamış bir ticari kariyerin, 21. yüzyılda otellerden kahveciliğe kadar pek çok yatırımın yanı sıra popüler edebiyata da katkıda bulunabilecek boyuta gelmesi, biz okurlar için bir avantaj. 1971 yılında Londra’daki iki İtalyan tarafından kurulan Costa Coffee’yi satın aldıktan sonra, Whitbread Ödülleri Costa Kitap Ödülleri’ne dönüştürülmüş; muhtemelen bir halkla ilişkiler kararı olarak. Şiir, biyografi, çocuk kitabı, ilk roman ve roman olmak üzere beş farklı kategoride veriliyordu (bu sene kısa öykü ödülü de eklendi). Her kategori için ödül kazananlar 5 bin sterlin alıyor; bugünlerde ne kadar olduğunu tahmin etmek zor ama genç bir editörün bir sene boyunca gece gündüz çalıştığı zaman kazanabileceği bir miktar olduğunu söylemeli. Bir de, bu kategorilerin kazananlarından birine, büyük Costa Ödülü veriliyor: 25 bin sterlin! Ödülü kazanan, beş sene boyunca asgari ihtiyaçlarını karşılar, dünyevi dertlerini bir kenara bırakır ve büyük bir yazı projesine girişebilir rahat rahat.

 

Akıl halleri

 

Bu sene, 2013’ün büyük ödülünün Nathan Filer’a verildiği açıklandı. Bir ilk roman ödülü bu. Britanya’da The Shock of the Fall ve ABD’de Where the Moon Isn’t gibi farklı adlarla yayımlanan romanıyla aldı. Üstelik en iyi roman ödülünü alan Kate Atkinson’ın Life After Life’ı gibi kuvvetli bir adayın varlığına rağmen. Costa’nın jürisi, psikiyatri kliniklerinde bir sağlık uzmanı olarak çalışan ama yaratıcı yazarlık eğitimi görüp yazmaya yönelmiş, hatta son yıllarda yaratıcı yazarlık eğitimi de veren Nathan Filer’ı desteklemeye karar vermiş. Muhtemelen bu kararın sebebi, psikiyatri kliniklerinde tedavi gören insanların durumlarına yakından şahit olmuş Filer’ın, deneyimleri ışığında yazdığı romanının yıllar boyunca melun bir şekilde işlenmiş akıl hastalığı hallerinin çok daha pozitif bir biçimde ele alınabileceğini göstermesi. Kardeşinin ölümü sonrasında kendisine bakmakta zorlanan şizofren Matthew Homes’un bilgelik dolu ama mantıklı bir sırayla ipe dizilmemiş sözel ve tipografik/grafik ifadeleri arasında anlatılan olaylarla insan halleri ve travma sonrası üzerine pek çok öngörü sunuyor, Filer’ın romanı.

 

 

Akıl halleri edebiyatın aydınlatabileceği bir alan. Yazarın kendisini inceledikçe içindeki şizofreni, paranoyağı, manik depresifi ve minimal pek çok nevrozu okurlarına (ya da salt kendisine) göstermesi gayet mümkün. Travmatik bir takılma hali, pek çok rahatsızlığın başlangıcını işaretliyor aslında. Gelişim esnasında hazmedilmesi zor bir kayıp ya da şiddetli bir karşılaşma (cinsel ya da fiziksel) veya basit bir terk edilme ya da ihmal veya aşırı yüklenmeden ya da beklentiden dolayı bir bakıma devreleri yakma, genelde travma anını, kazayı ya da felaketi kurcalamadan düzelmiyor. Yazarların, özellikle kendilerini hiç durmadan kurcalayan, notlarını alan, güncesini tutanların ortaya koydukları, akıl hallerini aydınlatacak materyali sağlıyor. Ne yazık ki, çoğu zaman, yazar kendi durumunu sağlıklı hale ya da iç uyumu sağlar hale getiremiyor ve buhranlara kapılıp kendi kendini imha edebiliyor; ardından kalanlar da yakınlarının ya da editörlerinin izin verdiği oranda okurlarına yarıyor sadece. Sylvia Plath gibi, David Foster Wallace gibi farklı kuşaklardan isimlerde bu akıl hallerinin yarattığı tahribatı gayet iyi inceleyebiliyioruz; üst düzey bir zekanın, neredeyse bir dehanın işin içine karışmasına rağmen travmaların ve bunalımların üstesinden gelememe nedeniyle biyografik sonlarına ulaşmaları sonrasında yapıtlarının, yazdıklarının nasıl boyut değiştirdiğini...

 

Nathan Filer’ın çalışması, elbette deneyimlere dayansa da, Plath’la karşılaştırılması mümkün olmayan bir roman. Daha çok, Müthiş Bir Dâhiden Hazin Bir Eser dönemindeki Dave Eggers ya da Will Self’in kimi zaman ziyaret ettiği akıl halleri uzmanı Zack Busner karakterinin etrafında dönen Umbrella ya da Büyük Maymunlar gibi yapıtlarını andırıyor; kendi iç zehrini dökmek yerine empatik bir bakış açısıyla akıl hallerini gösteriyor. Belki de pek çok okur açısından çok daha güvenli bir yaklaşımdır bu, kendilerininkiler de dahil olmak üzere etraflarındaki akıl hallerine bakabilmek için. Belki de Costa gibi popüler bir yazın anlayışını destekleyen bir ödülün verilmesi de, böylesi bir profesyonel metin çalışmasının sıradan okura ulaşmasının faydalı olacağını jürinin düşünmesinden kaynaklanıyordur. Her durumda Nathan Filer, The Shock of Fall ile pek çok okurun kitaplığına girecek ve muhtemelen ileriki dönemde daha fazla aklımızı kurcalayacaktır.

 

 


 

 

* Görsel: Meltem Şahin

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.