Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aslanların Tarihi; Ateş Anıları Üçlemesi


Vasat
Toplam oy: 31
Ateş Anıları üçlemesi, Latin dünyası hakkında kalem oynatan herkesi imrendirecek niteliğe sahip anıt bir şaheser. Daha açık bir ifadeyle; tarihe meydan okuyan edebi gücüyle, bin sayfalık bir ağıt, masal, roman, hafıza kaydı, tarih kitabı, mitolojik söylence, uzun hikâye, epik şiir, kadim destan, toplumsal bellek, sözlü gelenek ve kültürel atlas.

‘’Tarih dersleri mumya müzesine

ya da Ölüler Diyarına gezilere benziyordu.

Geçmiş, cansız, boş ve dilsizdi.

Bize içi boşaltılmış vicdanlarla

bugüne boyun eğmemiz için

geçmişi öğretiyorlardı;

tarih zaten yapılıp bitmişti, biz tarihi yapamayacak, onu kabullenecektik.

Zavallı Tarih artık soluk almıyordu: bilimsel metinlerde ihanet edilmiş,

sınıflarda çarpıtılmış, tarihlerde boğulmuş olarak müzelere hapsetmişler,

çelenklerle bronz heykellerin, mermer anıtların altına gömmüşlerdi onu.

Belki Ateş Anıları ona soluğunu, özgürlüğünü,

dilini vermeye yardımcı olabilir.’’

(Eduardo Galeano)

 

Edebiyatçı bir bakıma tarihçidir de aslında. Aslanların tarihçisi. Avcılara methiye düzenlere karşı, aslanlardan yana. Galeano gibi. Kalemiyle bir başına. Büyük bir haksızlığın ortasında ikamet ederken bile, yine de haklıların yanında olmanın asaleti. Latin edebiyatının anıt isimleri arasında ilk akla gelenler; Borges, Márquez, Fuentes, Paz, Vargas, Bolaño, Cortazar, Neruda ve Rulfo’dur herhalde. Hepsini bir okur olarak hakkıyla önemser ve varlıklarının kıymetini bilmeye çalışırım. Ama Galeano’nun yeri her zaman başka. Bu ‘başka’lığın, kıyıma uğratılmış bir ‘hafıza’ya tüm hayatını ortaya koyarak sahip çıkan bir yazar portresiyle doğrudan ilişkisi var elbette. Yok edilmek istenen bir geçmişle bu kadar güçlü bağlar kurabilen bir kalem savaşçısını anlamak ve onun dünyasına dâhil olabilmek edebiyat sevgisini aşan bir şey belki de. Evet, onurlu bir ikamet burası. Galeano da yola çıkarken nihai amacının, insanların, özellikle de Latin Amerika halklarının mustarip olduğu unutkanlıkla savaşmak olduğunu en baştan açık ediyor zaten. Yalan yok, son nefesine kadar cephede, sözünün hakkını vermeye çalışırken gördük Galeano’yu.

 

Neredeyse 20 yıl olmuş Ateş Anıları’na (Memorias del Fuego) rastlayalı. Ne olduğunu anlayamadan bir masal kitabını okurcasına gömülmüştüm sayfalarına. İlk okuduğum Aziz Galeano satırlarıydı bunlar. Márquez kadar popüler olmayan bir başka Latin. Öyle diyorlardı hakkında. Ama şüphesiz onun kadar iyi. Solun İncili olarak anılan 1971 tarihli kültleşmiş eseri Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın genişletilmiş/ derinleştirilmiş hali olarak andığı Ateş Anıları üçlemesini İspanya sürgünündeyken -sürgünlüğün bütün zihinsel imkânlarını yanına alarak- yazmıştı. Yakılmış, imha edilmiş bir kültürel hafızadan yola çıktığı için, Avrupalıların kıtayı işgali öncesinde kolektif bellekte yaşayan efsane ve mitlerden yararlanmak Galeano için neredeyse bir zorunluluktu. Bir hafıza meselesiydi çünkü bu ve Avrupalı işgalciler yerlilerin tüm belgelerini yaktıkları için o Amerika’yı anlatabilmenin başka bir yolu yoktu. Şöyle diyordu Galeano; “Her şeyi yakmışlardı. Örneğin, Maya edebiyatını yaktılar, Peru edebiyatını yaktılar, yerlilerinkini, yakabilecekleri ne varsa yaktılar, yok ettiler. Bu belgeleri bulmak imkânsız gibi bir şeydi, bulunanlar da zaten fetihçilerin belgeleriydi. Bu yüzden ‘neden mitlerden yola çıkmıyorum’ dedim. Mitler kolektif ve anonim şiirlerdir. Aynı zamanda halkların, onlar aracılığıyla ‘ben buyum’, ‘ben böyleyim’ diye kendilerini ifade edebildiği bir kimliğin simgeleridir. Bu yüzden Ateş Anıları’nın ilk bölümleri mitleri anlatan sayfalardan oluştu.”

 

Galeano bir kültür gerillasıydı

Ateş Anıları üçlemesi, Latin dünyası hakkında kalem oynatan herkesi imrendirecek niteliğe sahip anıt bir şaheser. Daha açık bir ifadeyle; tarihe meydan okuyan edebi gücüyle, bin sayfalık bir ağıt, masal, roman, hafıza kaydı, tarih kitabı, mitolojik söylence, uzun hikâye, epik şiir, kadim destan, toplumsal bellek, sözlü gelenek ve kültürel atlas. Hikâyenin başladığı yere dönecek olursak eğer; Güney Amerika topraklarına dair her şeyin yakılıp yıkılmasının, geride tek bir belge dahi bırakılmamasının işgal edenler açısından anlamlı (!) bir gerekçesi vardı elbette. Şeytanın topraklarıydı burası. Rahiplerin öncülüğünde tutuşturulacaktı zaten bu laneti yok etme ateşi. İşte o ateşin anılarını, o ateşten kalan hatıraları yazmaya yemin etmişti Galeano. Şöyle diyordu; “O savaşlarla dolu, uzun süren, cezalarla dolu uzun diskurlardan çok daha güzel yerlilerin anıları, ama o anılar yenilenlerin anıları. Bu yüzden cezalılar, hatırlamak yasak onları.”

 

Yegâne arzusu anlatılmayı hak eden hikâyeler anlatmak olan Galeano’nun, oldukça doğurgan ve bereketli bir yazı hayatı olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığı bir tür şövalyelikti aslında. Bir kültür gerillası olduğu gibi, Latin Amerika’nın tutsak alınmış belleğini kurtarmaya çalışan ağır bir kalem işçisiydi aynı zamanda. Bana öyle geliyor ki Galeano, “edebiyat ne işe yarar?” sorusuna cevap olmak için yaşamış ve yazmış bir yazar. Şahit ya da. Ebedi, edebi bir şahit. Ateş Anıları serisi, bir tarih kitabı değil. Takip ettiği tarihsel çizgi de, politik bütüncüllük açısından okurun bir gerçeğin ortasında olduğunu unutmamasına hizmet ediyor sadece. Seri boyunca tercih edilen anlatının, hafızayı besleyen/dirilten bir edebi güce yaslanarak, olguları derinleştirip resmi büyütmeye yaradığını, yazarın da bunu ilk satırdan itibaren okuyucusuna hissettirdiğini söylemek mümkün.

 

Galeano, hikâyesini kronolojinin içinden kursa da sözlü gelenek, mitolojik arka plan, anlatı kabiliyeti ve gözlem gücü gibi, olguların tarihsel anlamını genişleten büyülü gerekçelerle yeni bir tarih yazımına girişiyor. Üçlü seri, duygu bütünlüğü açısından yerlilerin sesini yükselten politik bir belgesele dönüşse de ruhunu, epik havasını ve coşkusunu hiç kaybetmeyen bir toplam olmayı sürdürüyor, üç kitabın neredeyse her satırı böyle. Bin sayfalık maceranın rastgele bir bölümünü açıp okumaya başladığınız anda, o büyük hikâyeye dâhil olabilmeniz mümkün yani.

 

Ateş Anıları serisi, Yaratılış / Yüzler ve Maskeler / Rüzgârın Yüzyılı adlarını taşıyan toplamda bin sayfalık bir Latin Amerika destanı üçlemesidir. Kronolojik olarak Yaratılış; Kolomb öncesi efsanelerden 1700’lere kadar olan dönemi, Yüzler ve Maskeler; 18. ve 19. yüzyılı, yani köleliğe, sömürgeciliğe karşı bir başkaldırı olarak okunabilecek Yeni Dünya’daki İsyan Çağı’nı, Rüzgârın Yüzyılı ise; yirminci yüzyıl Latin Amerika’sından bugüne kadar olup-bitenleri öykülüyor. Ateş başında anlatılan hikâyeler gibi sanki hepsi.

 

Bu kitapların -yazara göre- iddialı bir vaadi yok. Yine de okuma zevki, tarih bilinci, edebi coşku ve zihinsel yolculuk gibi başlıklar Ateş Anıları okurlarına oldukça tanıdık gelecektir. Tarih, bugünü anlamanın yegâne yolu. Elimizde bütünlüklü bir fotoğraf yoksa günün idraki sakatlanmış bir sanrıdan ibaret kalacaktır. Şurası kesin; geçmişin kalbinden geçerek geleceğin anlamına vakıf olunabilir ancak. Galeano buralarda hakkıyla dolaştı uzun yıllar boyunca.

 

Aziz Galeano, Latin Amerika’daki her şeyin tarihini anlattığı başyapıt niteliğindeki üçlemesinin son kitabına Juan Rulfo’dan yaptığı bir alıntıyla başlar, bu yazıyı bitirirken o alıntıyı hatırlamak istedim; ‘’Ve kendimizi tırnaklarımızla söküp kopardık rüzgârdan.’’

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.