Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dünya, akıp giden kirli bir su...


İyi
Toplam oy: 799
Behçet Çelik
Can Yayınları
Kaldığımız Yer, size teğet geçecek öykülerden oluşmuyor. Tam tersine epeydir içinizde yükselen huzursuzluğun sağlamasını yapan, içinde dönenip durduğunuz kabusları bir tek sizin görmediğinizi hatırlatan hikayeler anlatıyor.

Yorgunuz. Kimi azıcık dürtsek, kısacık bir gündelik selamlaşmanın hemen altından dev canavarlar başını uzatıyor. İçlerimiz karanlık. “Bu da geçer,” demek hiç olmadığı kadar zor. Bir ülke dolusu insan kaynayan bir kazanın içinde çırpınıp duruyoruz. Üstelik sadece bugünün şartlarından, bugün içinden geçtiğimiz dönemin ağırlığından değil. Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak, tarihin getirip kapımıza bıraktığı nice fenalıktan da bir türlü soğumuyor yüreklerimiz. Köklerimizi saldığımız toprakların kolektif hafızası, hesabı verilmemiş, üzeri örtülmüş, bile isteye görmezden gelinmiş acılarla dolu. Zamanın yaraya şifa olduğu gerçeği bu coğrafyada işlemiyor. Unutulacak gibi değil insanın insana ettikleri. Yaralar kapanmıyor, bilakis, zaman geçtikçe içten içe kurtlanıyor, bedenin her yerine yayılıp onu büsbütün hasta ediyor. Geçmişin acıları geçmişe gömülse de, tarih oldu sanılsa da, gündeliğin vızıldayan gerçekliği altında perdelense de, neredeyse sihir marifetiyle bir çırpıda değiştirilen gündemin dev cüssesi altında ezilip kalsa da, altta bir yerde fokurduyor canı yanmışların ah’ları. Midas’ın sırrını fısıldayan sazlar gibi, ne kadar susulsa da olan biten, bir yolunu bulup gün ışığına çıkıyor. Hesabı verilmeyen toprağa verilmiyor çünkü. Üstü kapatıldıkça daha da görünür oluyor. Acı üstüne acı birikiyor kapanmayınca hesaplar, koskoca bir coğrafyanın hafızası kirlendikçe kirleniyor. Geçmişin çamurlu suları bugünün sularını bulanıklaştırıyor, kir her şeye –sıradan, gündelik ilişkilere dahi– sızıp sızıp duruyor. 

 

Behçet Çelik, yeni öykü kitabı Kaldığımız Yer’de, yaşadığı topraklara bakıyor ve tam da bu halin fotoğrafını çekiyor. Bu toprakların hafızasında biriken acıları, onlardan beslenen ve son dönemde ziyadesiyle hissedilen huzursuzluğu anlatıyor. Bu ülkede neyin altını kaldırsak oradan fırlayıp boğazımıza yapışan belli gerçekliklerin yarattığı buhranda hayatta kalma savaşı veren, yorgun insanların hikayelerini aktarıyor. Etrafımızı kuşatan başıbozuk kentleşme, içi boşalan insani duygular, anlamını yitiren ilişkiler, gittikçe silikleşen gelecek tahayyüllerinin gölgesinde tutunmaya çalışan insan ruhunu anlamaya çalışıyor. 

 

Behçet Çelik zamanın ruhunu iyi okuyan bir öykü yazarı olarak, içinden yazdığı dünyayı ve o dünyanın insanlarını yakından tanıyor. Öykü yazarlığının biraz da bakmak, seyretmek, gözlemlemek ve sıradan gözlere görünmeyen insanlık hallerini tespit etmek olduğunu sanıyorum. Behçet Çelik de güçlü kaleminin yanı sıra, öyküler derlediği gerçekliği layıkıyla analiz ediyor ve kaydını tutuyor. Yarattığı dünya edebiyatın ağdalı söyleminden uzak, en çok da bu yüzden okuru meselenin direk merkezinde tutmayı başarıyor. 14 öyküden oluşan Kaldığımız Yer’de de bu maharetini muhafaza ederek, derdini lafı dolandırmadan okura aktarıyor. Lirik ve süslü bir dilden uzak durarak, suni duyguların peşinde koşmuyor ve şahsen edebiyatta sadeliğin –şiirden sonra– zirvesi olduğuna inandığım öykü türünün hakkını veriyor. Yazar, derdi olan insandır. Biz okur olarak onun derdinin ne olduğu kadar onu nasıl aktardığıyla da ilgileniriz. Ama bazen anlatılan şey, tercih edilen anlatım yolunun gölgesinde kalır, silikleşir, görünmez olabilir. İkisinin dengesi yazarın elinde taşıdığı hassas terazinin insafındadır. Behçet Çelik, derdini görünür kılarken, sanatından ödün vermiyor. Biri diğerine patronluk taslamıyor. Bir yazar olarak elindeki teraziyi dengede tutmayı başarıyor. 

 

Duvardaki rutubet

 

Kaldığımız Yer, insanın içine taş gibi oturan öykülerle dolu. Çoğunda olaylar doğrudan açık edilmiyor ve kitaptaki öyküler en çok bu halleriyle didaktik olmanın tuzağına düşmekten kurtuluyor; Behçet Çelik’in öykülerin içine ustaca yerleştirdiği noktaları birleştiren okur metnin içine dahil olarak kendi anlamlarını üretiyor. Anlatılan bizim hikayemiz olduğu için kuşkusuz günün sonunda kitap önünüze iç açıcı bir resim koymuyor. Bilakis her öykü bireyi olduğumuz toplumun bize sık sık hissettirdiği haksızlığa uğramışlık duygusunu perçinliyor. 

 

14 öykünün aynı kitapta buluşması pek çok açıdan tesadüf değil. Hepsinden tek tek bahsetmek isterdim ama içlerinde en çok “Brandalar” ve “Lori… Lori…”yi okuduğumda, ha bir de “Sen Buraya Layık Değilsin!”i, Çelik’in bir yazar olarak derdine çok yaklaştığımı hissettim. Bu üçünü okuduktan sonra, “okuduğum kitabın bana bir şey yaptığına” ikna oldum. 

 

Özellikle ölen dedenin cenazesinde ortaya dökülen sırların, insanın durduk yere sırtına bindirdiği yükü bir öykünün dar alanında yoğun bir şekilde anlatan “Lori… Lori…” bende derin iz bıraktı: “Yanıt vermedi. Sarsılarak ağlamaya başladı. Kenara çektim arabayı, durdurdum. Ne yapacağımı bilemiyordum. Silecekler çalışmayınca camda hızla akan kirli sular görünüyordu sadece. Dünya akıp giden kirli bir sudan ibaretti; birazı da göz kenarlarımda birikmişti...”

 

Kaldığımız Yer, size teğet geçecek öykülerden oluşmuyor. Tam tersine epeydir içinizde yükselen huzursuzluğun sağlamasını yapan, içinde dönenip durduğunuz kabusları bir tek sizin görmediğinizi hatırlatan, acılarla hesaplaşmayınca hortlayıp geri geldiklerini belleten, Behçet Çelik’in güzel Türkçesiyle hayat bulmuş insan hikayelerini anlatıyor. Kitabın kapağında, duvardaki rutubeti gizlemek için önüne iliştirilmiş bol yapraklı bir salon bitkisinin fotoğrafı var. İşte tam olarak öyle bir şey. 

 

 


 

* Görsel: Akif Kaynar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.