Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Herkes haksız olursa


İyi
Toplam oy: 525
Herman Koch
Doğan Kitap
Havuzlu Yazlık, kendimizi olayların akışına kaptırıp, belli bir karakterin tarafını tutarak okuyacağımız romanlardan değil.

Anlatıcının da romanın karakterlerinden biri olduğu metinlerde, bu karakterin psikolojik bir üstünlüğü olur. Okur farkında olmadan olaylara onun gözünden ve bir parça da tarafından (taraf olmak manasında) bakar. Peki romanın hem anlatıcısı hem de anti-kahramanı karakterler yok mudur? Tabii ki vardır ama nedense azınlıktadır, bu yüzden de anlatıcının “iyiliğine ve dürüstlüğüne” inanma eğilimi gösteririz.


Birinci tekil ağızdan konuşan bu anlatıcının belki sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliriz ama ona karşı pozitif ayrımcılık yapmaktan yine de kendimizi alamayız. Anlattıklarının doğruluğuna bizi inandırmak için fazla çaba göstermesi gerekmez, biz zaten kitabın ilk sayfasını açtığımız anda hepsini doğru kabul etmeye hazırızdır.


Gel gör ki Havuzlu Yazlık, okuruna böyle bir rahatlığı çok görmüş romanlardan. Daha ilk sayfalarında öğreniyoruz ki, romanın anlatıcısı aile hekimi Marc Schlosser, hem hastası hem de arkadaşı olan ünlü aktör Ralph Meier’in ölümüne sebep olmuş. Üstelik bir ihmal ya da dikkatsizlik sonucu değil; Ralph Meier, kasıtlı ve planlı bir eylemin sonucu kaybetmiş hayatını.


Anlatıcının, mesleğini kötüye kullanmış bir katil olduğu bilgisi bizi en baştan uyarıyor. Mağdurun kendi hikayesini anlattığı bir kitap değil bu. Peki mağdur kim? Cinayete kurban giden şu ünlü aktör mü? Aslına bakarsanız yine daha ilk sayfalarda –katilin gözünden de olsa– tanıtılan bu adamın mağduriyeti de pek o kadar inandırıcı gelmiyor. Havuzlu Yazlık’ın, kendimizi olayların akışına kaptırıp, belli bir karakterin tarafını tutarak okuyacağımız romanlardan olmadığı böylece açıklık kazanıyor. Katil kim sorusunun yanıtını daha en baştan aldık. Şimdi elimizde bir başka soru var: Haklı ya da mağdur kim? Fakat sorunun varlığı, yanıtın illa ki herhangi bir kişiyi işaret edeceği manasına gelmesin.


Üzerimize bulaşan pislik

 

Aslında bizi anlatıcının tarafına kolayca yerleşmekten alıkoyan tek şey onun bir katil olması değil. Bu bir süre sonra basit bir detay gibi bile görünebilirdi. Eğer ki Marc gerçekten mağdur olsaydı. Onunla roman boyunca empati kuramayışımızın asıl nedeni, Marc’ın birini öldürmüş olması değil. Cinsellik ve kadınlarla ilgili yaptığı yorumlarda kendini gösteren, göstermekle kalmayan adeta romanın her satırında üzerimize abanan “erkekliği.” Burada hemen belirtelim ki yazarın günahı yok. Romanın anlatıcısı Marc böyle bir karakter. Bu anlamda yazar oldukça zor bir işin altından kalkmış. Karakterine kalemini teslim etmiş. Anlatıcının dili, romanın ana meselelerinden biri olan erkek cinselliğinin temsili olmuş. Bir de tabii bu anlatım “haklı kim” sorusunun havada asılı kalmasına da hizmet etmiş. Çünkü yer yer Marc’ın mağduriyetine inanacak gibi olduğumuzda bizi dürten bir işlevi var bu dilin.

 

Hikayenin merkezinde taciz olgusu var. Marc, karısı Caroline’le birlikte Ralph’in II. Richard oyununun galasına gittiğinde, ünlü aktörün Caroline’e avı karşısında iştahı kabaran yırtıcı bir kuş gibi baktığını söylüyor. Bu satırlardan itibaren taciz olgusu metnin içinde bir dip akıntısı gibi kendini hissettiriyor. Marc, Ralph’in bakışlarının çok “pis” olduğunu defalarca tekrarlıyor. Yalnızca o değil, Caroline de öyle. Her kadın, buradaki “pis”in ne demek olduğunu bilir. Erkeklerin bazen bakışlarıyla, bazen sözleriyle, bazen de dokunarak, kadınlarda bu hissi uyandırdığı olur. Roman boyunca işte bu pis durumların türlü görünümlerine tanık oluyoruz. En hafifinden en ağırına kadar. Ve ne yazık ki aslında Marc da bunun pek dışında sayılmaz. Ralph kadar cüretkar olmasa da, Marc’ın dünyayı, etrafını, kadınları, cinselliği ve başka bedenleri algılayışı aynı pis duyguyu uyandırabiliyor okurda.


Bu noktada taciz olgusunun ilginç bir biçimde anlatıcı ile okur arasında da vuku bulduğunu söyleyebilirim. Anlatıcının kadını sürekli nesneleştiren dili ve id’imizi kokular, sesler ve görüntüler yoluyla uyarması bunun nedeni belki de. Sert bir cinsellik anlatısı değil ama bu. Pornografik görüntüler, tarifler yok. Ama işte “pis bir şey” var. Tam tarif edemediğimiz o pis şey. Dahil olmadığımız bir dünyanın kirinin üzerimize bulaştığını hissettiren bir şey. Bunun tek nedeni cinsel göndemeler değil elbette. İlişkilerdeki riyakarlık, sahtelik, yalan dolan… Bu hikayenin yalnızca okuru olduğunuzu bildiğiniz halde, bütün bu pisliğe maruz kalmışsınız gibi rahatsız ediyor sizi. Bu da anlatıcının ve tabii ki yazarın başarısı olsa gerek.

 

İnsanın tekinsizliği

 

Herkesin art niyetli olduğunu hissettiğiniz, kimsenin gerçek yüzünü göstermediği bir dünya kuruyor yazar. Bir baba olarak ne kadar şefkatli olursa olsun Marc’a bile güvenemeyeceğinizi hissediyorsunuz. Tıpkı Marc’ın hemen herkesten şüphe etmesi gibi, hikaye boyunca herkesten şüphe ediyorsunuz.


Merak duygusunu canlı tutan bir anlatımı var Havuzlu Yazlık’ın. Öte yandan işin aslı neymiş öğrenmek için bir an önce sona ulaşmak da istemiyorsunuz. Çünkü roman bir polisiye ya da psikolojik gerilim hikayesi anlatmıyor. İnsan ruhunun en tekinsiz taraflarını, gündelik ayrıntılar ve an’lar üzerinden gösteriyor. Aslına bakarsanız bunu yapabilmesinin koşulu da Marc’ın dürüstlüğü. Yazının başına dönersek, orada bahsettiğim anlatıcı rolünü kısmen de olsa yerine getiriyor Marc. İyiliğiyle olmasa da dürüstlüğüyle. Kendi zaaflarını, bir bakıma pis taraflarını ortaya koymakta sakınca görmüyor.


Hollandalı yazar Herman Koch, böyle bir dünyada kimsenin temiz kalamayacağını duyuruyor sanki her satırında. Fakat bununla kalmıyor. “Adalet” başlığı altında toplayabileceğimiz pek çok kavram üzerine düşünmemizi sağlıyor. Herkesin aynı anda haklı olduğu hikayeler çoktur. Çünkü edebiyat biraz da bunu yapar; insanı anlamamızı, empati kurmamızı sağlar. Koch bu imkanı elimizden almak istemiş sanki. Hiçbir karakterle empati kurmamızı istememiş. İnsanı anlamamızın tüm yollarını tıkamış. Herkesin aynı anda haksız olduğu bir hikaye anlatarak da ziyadesiyle amacına ulaşmış.

 

 


 

 

 

Görsel: Fatih Öztürk

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.