Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Nefes alınacak bir pencere


Zayıf
Toplam oy: 563
Jean Paul Didierlaurent // Çev. Aysel Bora
Can Yayınları
Fahrenheit 451, kitapların yasaklandığı bir dünyada onların nasıl yok edildiğini anlatıyordu. 6.27 Treni ise kitapları yok etmenin de sektörleştiği bir dünyada geçiyor; bizim dünyamızda...

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu. Kaç ton kağıdın çöpe gittiği ise –tüketim kültürümüzün bir sonucu olan diğer çöp dağlarının onları hasıraltı etmekle görevli bir avuç insan dışında kimsenin dikkatine sunulmayışına paralel biçimde– geçen sene de, her sene olduğu gibi haber değeri taşımıyordu! Kendinizi bu noktada, “Madem okunmuyor, bari bu kitaplar geri dönüştürülsün ki ağaç katliamının önüne bir nebze olsun geçilsin,” derken bulabilirsiniz belki. Atık Kağıt ve Geri Dönüşümcüler Derneği Başkanı Mustafa Saral’ın Nisan 2016’da kaleme aldığı yazıya bakılırsa, Türkiye bu alanda pek mesafe katedememiş görünüyor: “Türkiye’de kağıt geri dönüşüm sanayisi yılda 4,5 milyon ton üretim kapasitesine ulaşmasına rağmen, yurt içinde toplanan hurda kağıt tonajı bu ihtiyacı karşılamada yetersiz kaldı. (...) Özellikle son dört yılda, kağıt geri kazanım oranını yüzde 70’ten 82’ye çıkaran Avrupa karşısında Türkiye, son on yılda yüzde 45 geri kazanım sağladı.”

 

STERN de, kağıt geri kazanım oranını böylesine artırmış Avrupa’nın Paris kentinde faaliyet gösteren, hayali bir kağıt atık işleme şirketi. Jean-Paul Didierlaurent’ın kaleminden çıkan bu şirketin dört çalışanından Guylain Vignolles, kitaplarla beslenen bir canavara benzettiği, şirketin olmazsa olmazı Zerstor 500’ün operatörlüğünü üstlenmenin tiksintisiyle yaşıyor ve hiç değilse ruhunu koruyabilmek için, adını anmak yerine “Şey” diye hitap ettiği bu makineye kinlenmekten kendisini alamıyor. Çalışma arkadaşı Lucien Brunner’in Zerstor 500’le ilişkisi ise bambaşka. Brunner hayranlık duyduğu bu makinenin operatörlüğünü üstlenme hevesiyle yaşıyor; çünkü inceliklerden nasibini almamış bu kaba saba adam, kitapların dünyasını kendi varlığına yönelik bir tehdit gibi yorumluyor. Belki de bu yüzden tüm kalitesine, verilen tüm emeğe ya da yapılan onca reklama rağmen yine de okunmamış bir kitap onu çok neşelendiriyor: “Hey Mösyö Vignolles, gördünüz mü, geçen yılki Renaudot Ödüllü kitaplar bunlar. Kırmızı reklam kuşakları bile üstlerinde hâlâ, salaklar!”

Öte yandan, her gün bindiği 6.27 treninde Zerstor 500’ün önceki gün tıkınırken “tabağında bıraktığı” sayfaları yüksek sesle okuyan Vignolles’in düzenlediği bu özgün cenaze töreni, amaç bu olmasa bile, Brunner’e inat, diğer yolculara kitapların dünyasını hatırlatıyor: “Banliyö treni istasyonda durup insanlar vagondan çıkarken, dışarıdan bakan bir gözlemci, Guylain’in dinleyicilerinin ne denli farklı olduğunu kolayca fark ederdi. Onların yüzünde, diğer yolcuların tiksindiği o duyarsızlık maskesi yoktu. Hepsinde, karnı doymuş bir süt bebeğinin mutlu ifadesi vardı.”

 

Fahrenheit 451 romanı, kitapların yasaklandığı bir dünyada onların nasıl yok edildiğini anlatıyordu. Distopya diyemeyeceğimiz 6.27 Treni ise yayıncılık sektöründeki büyümeyle böbürlenen bir dünyada, bizim dünyamızda geçiyor; kitapları yok etmenin de sektörleştiği dünyamızda… Varlığıyla bu dünyada nefes alınacak bir pencere açan Guylain, iki yalnızın kitap sevgisinde buluşabileceğini de hatırlatıyor bize.

 

 

 


 

 

 

Görseller: Ahmet İltaş, Akif Kaynar

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Testi içindekini sızdırır”

Mevlana

 

Çocuklar öldüğünde dünyadaki rüyalar da azalıyor olabilir. Dünya üzerindeki rüyalar azalınca da benim uyku sürem düşüyor. Testiyle bakışmamızın üzerinden tam 7 saat geçti. Tekli koltuğun karşısında kütüphanemin yanında, masamda üzeri başka çağlardan gelmiş gibi desenlerle bezeli bir testi bulunuyor.

 

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.” 

-Theodor Adorno

 

Kahvenin anavatanı Habeşistan’dır. Efsaneye göre Khaldi adında Habeşli bir çobanın keçileri tatmıştır ilk olarak bu kara-kırmızı meyvelerden. Keçilerin kemirdiği çalı bir arabica ağacıdır aslında.

John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell’in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi.

Fransa’nın Paris kentinde 1396 yılının ekim ayında kiliselerin çanları kent sakinlerini uzun sürecek bir yasa davet için hiç durmamacasına çalıyordu. Kral VI. Charles dâhil herkes şiddetli bir mateme tutulmuş; Valois Hanedanı’nın amansız düşmanları bile ‘Son şansımızı yitirdik… Şimdi neler olacak?’ diye titrek mum alevlerinin eşliğinde sabahlara dek düşünüyordu.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.