Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Nefesi yetmeyen öyküler!


İyi
Toplam oy: 1178
Gökhan Yılmaz
Yapı Kredi Yayınları
Zeki ve komik olduğunu düşünen, dille veya kurguyla oynayan, hikayesi eksik, nefesi derdini anlatmaya yetmeyen öyküler. Ama bir o kadar da çağın ruhuna uygun ve popüler.

Zerdüşt elinde fenerle Taksim’de bir kitapçıya girer ve “Edebiyat öldü, onu siz öldürdünüz,” diye bağırır. Bugün, İstanbul’da yaşayan bir Nietzsche’miz olsaydı, böyle yazardı muhtemelen. Nietzsche tüm değerlerin değersizleştiğini söylerken 1800’lerin Avrupa’sından bahsediyordu. Biz de 2000’lerin edebiyatından bahsedeceksek, düşünmemiz gereken en önemli kavramlardan biri devalüasyondur. Postmodern edebiyatın tedavüle girmesiyle de, edebi türlerin klasik sözlük tanımlarını yapmak bile neredeyse imkansız hale geldi. Bu sayede içinde hikaye olmayan öykülerimiz bile olabiliyor mesela. Tamamen yazarın insafına kalmış durumdayız.

 

Bunları bana düşündüren, Gökhan Yılmaz’ın ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak. İlk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’la birlikte değerlendirdiğimizde, yazarın öykü dünyasına dair öne çıkan bazı unsurlara rastlıyoruz. Bunlardan ilki dil oyunları/kelime şakaları. Bunlar öyküye derinlik, zenginlik ve humor katabilir. Ancak hikaye anlatmayı bırakıp yalnızca dil oyunlarından ve kelime şakalarından müteşekkil metinler ortaya çıkarmak, hem o metinlere öykü demeyi zorlaştırıyor hem de tüm edebi varlığını bu oyunlar üzerine kurup zeka gösterisi yapmak, arkada akan güzel bir hikaye olmadığında sahih okuru kendinden uzaklaştırıyor. Örneğin “hurda lan bu!” öyküsü, tamamen dil oyunlarından müteşekkil, içbükey bir metin: “Ah sevgilin, neden bu kadar salak olduğun konusunda fikrin olsaydım seni bağışlardım vakıf. Beni bir kere öpebilmek için ayküğya ihtiyacın yok ama. Modern bir ki hüç TIP. Çünkü dudakların doğuştan eğitimli bir kırmızıdır. Şehveti kendinden menkul. Kıymetler borsası açısından bakıl bana biraz. Bana biraz menkul açılardan yaklaş.”

Eksiltili dil ise Gökhan Yılmaz’ın bir diğer özelliği: Tamamlanmamış, kesik, eksik cümleler. Pavese, “Günleri değil anları hatırlarız,” diyordu. Anlatının böyle anlara bölünmesi, dilin de eksik ve fragmental olmasına neden oluyor. Bilinç akışını sık sık kullanan biri için oldukça anlaşılabilir bir tercih. Ayrıca, bu eksiltili cümlelerde, heyecanla yetişkinlere bir şeyler anlatmaya çalışan ufak çocukların kesik diline benzer bir naiflik mevcut.  Fakat bu naiflik, kaotik  bir dünya algısına sahip gibi görünen yazarın elinde dağınık, odaklanamayan, daldan dala atlayan metinlere dönüşebiliyor. Haliyle okur, yazarın bilincinin içinde oradan oraya sürüklenip duruyor. “altyası-haltyazı” öyküsünden bir paragraf bahsettiğimiz durumu somutlaştıracaktır: “Dua katılmak elimi havada. Kimse yoktu. Dua istemesi için elimde. Hiç kimse yoktu. Bile kimse için. Annem duaya katılması.

 

Babam ayakkabı gitmiş. Kimse yoktu. Kuşlara ölüm istemez. Kimse olmasın için. Ama kuşu korudun. Teşekkür ederim. Allah bana şişe var. Yazılı Allah. İyileştim için. Teşekkür için uygun Allah. Kimse olmasın Allah. Sevmesi için sevdim Allah. Kimsem için olmasın Allah.” Bu da bizi, Gökhan Yılmaz’ın –ve hatta koca bir modern edebiyatın– bir diğer özelliğine getiriyor: Ben merkezlilik. Kendi bilincinin içine hapsolmuş, sürekli kendini kurcalayarak ordan malzeme çıkaran yazarların metinleri, haliyle fazlasıyla kendi üstüne örtük ve otobiyografik oluyor. Yazarın sık sık kullandığı temalardan da anlaşılıyor bu durum: Anne-oğul ve baba-oğul hesaplaşmaları, kadın saçı imgesi odaklı bir kadın-erkek ilişkisi ve kuş imgesiyle örülü bir ben algısı. İkiye Kadar Sayamamak’ta karşımıza sağlam hikayelerden ziyade, bu ilişkiler üzerine otobiyografik denemeler çıkıyor. Belki de bunu fark eden Gökhan Yılmaz, dil oyunlarıyla ve kelime şakalarıyla durumu bertaraf etmeye çalışıyor fakat bu sefer de orantısız şakaya maruz kalıyoruz.

 

 

Çağın ruhuna uygun

 

Yine de, kitapta iyi kotarılmış öyküler mevcut: “ölyatağı”, “riyaziye” ve “konu: komşu”. “tanışış”taki sarhoş konuşması ise çok iyi. Postmodern yazarın can simidi üst kurmacaya başarılı bir örnek olan “ben küçükke n negatif tam sayı olm. üz.” öyküsü ise, “Süre sığırlaması yoktur,” gibi sığ bir şakayla biterek, bu yazı boyunca bahsettiğimiz durumu özetliyor.
Gökhan Yılmaz özelinde, edebiyat dergilerini, fanzinleri, blogları ve internet sözlüklerini okuyan bir zamane Nietzsche’si, edebiyattaki bu devalüasyonu hayretle teşhis edecektir. Ağlayabilir bile. Sürekli kendinden bahseden, zeki ve komik olduğunu düşünen, dille veya kurguyla oynayan, çoğu zaman hikayesi eksik, derdini anlatmaya nefesi yetmeyen öyküler. Ama bir o kadar da çağın ruhuna uygun ve popüler. Nietzsche bu devalüasyondan, “üst insan”ların çıkacağını ve yeni değerler inşa edeceğini söylüyordu. Acaba Gökhan Yılmaz bizim üst insanımız mı?

Yorumlar

Yorum Gönder


ben hüseyin bahar ne içtiyse ondan istiyorum. eleştiriyi öldürdün hüseyincim tamam ama bu dille mi, bu karmaşayla mı, bu anlatım bozukluğuyla mı, bu ellerle mi ha bu ellerle mi?

45%
55%

Merhaba,

Eleştirdiğiniz içerikle, sizin içeriğiniz örtüşüyor. Anlam bulamadığınız yazıyı "edebiyat öldü!" gibi klişe bir kalıba yerleştiriyor, günümüzün anlam zenginliğine ihtiyaç duyan kitlesine, basitliğin çaresizliğinden çıkan eleştirinizle cevap veremiyorsunuz. Anlam bulamamanızın nedenini, neden bu kadar basit bir bakış açısına sahip olduğunuzu sorgulayarak başlamanızı tavsiye eder, yeterli bir birikim ve bilgiye sahip olduktan sonra kitabı tekrar okumanızı öneririm. Bence Eleştiri Öldü! çünkü eleştirmek anlamadım ben hikayeyi hem de hikayeye benzemiyor hiç demek değil...

Teşekkürler, Hüseyin Bahar

43%
57%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.