Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Onun evi yok


Vasat
Toplam oy: 869
Damon Galgut // Çev. Kıvanç Güney
Yapı Kredi Yayınları
Başlangıçta Paris Review’da bağımsız üç hikaye olarak yayınlanan Yabancı Bir Odada, tek başına ya da başkalarıyla birlikte yol almanın ne kadar zor olduğunun da hikayesi bir bakıma.

Seyyah-yazar Damon Galgut’un 2010 Man Booker ödülüne aday gösterilen Yabancı Bir Odada adlı kitabı, kişisel deneyimlerden beslenen, edebiyattan modern sanata pek çok alana ilham veren “yolda olma hali” üzerine kurgulanmış, insanı etkisi altına alan ve kolay kolay da bırakmayan bir roman.

 

“Yabancı bir odada uyuyabilmek için kendini boşaltmalısın. Uyumak için boşalmadan önce nesin. Ve uyumak için boşaldığında, yoksun. Ve uykuyla dolduğunda, hiçbir zaman yoktun.” Faulkner’in Döşeğimde Ölürken’inden alıntılanarak Damon Galgut’un romanına zemin olan bu cümle, hem romanın özünü hem de yazarın ve kahramanının yolda neyi aradığını fazlasıyla özetliyor. 

 

Yabancı Bir Odada zıtlıklar üzerine kurgulanmış bir roman. Yol-ev, yalnızlık-ilişki, hafıza-unutma, yürümek-durmak, köken-köksüzlük düalizminin mükemmel uyumundan beslenen roman, bu zıtlığı “Ben” ve “Öteki” bağlamında da derinleştiriyor. Damon Galgut, ana kahraman olarak dahil olduğu romanda, kendisinden birinci ve üçüncü şahıs zamirlerini kullanarak bahsediyor ve bu sayede bir yabancılaştırma efekti oluşturuyor. Çünkü Galgut’a göre, şimdi anı olan bir “an”ı hatırlamak istediğimizde geçmiş üzerinde ciddi bir tahrifat yaratıyor, onu olduğu gibi değil de hatırlamak istediğimiz gibi hatırlıyoruz. Bu ontolojik sorunsaldan beslenen ve buradan yola çıkarak hatırlayıştaki gerçeklik ile kurmaca arasındaki çizgiyi flulaştıran Yabancı Bir Odada’da, yol hikayelerinin baş kahramanı olan Galgut’a karşılık, ona dışarıdan bakan ve onun hatırladıklarına müdahalelerde bulunan yazar Galgut da var. 

 

Yaşam felsefesi olarak seyyahlığı yerleşikliğe tercih eden kahraman-yazar Galgut, bu seçimiyle yerleşiklikte akıp gidecek olan zamanı kendisi için haz veren bir tehdite dönüştürüyor. Çünkü “hareket halindeyken zamanının çoğunu şiddetli bir kaygı halinde geçirmesi her şeyi daha keskin ve canlı yapıyor. Yaşam bir dizi küçük tehditkar ayrıntıya dönüşüyor, çevresindeki hiçbir şeyle arasında bir bağ hissetmiyor, sürekli ölmekten korkuyor. Sonuç olarak bulunduğu yerde asla mutlu olamıyor, içindeki bir şey sürekli bir sonraki yere doğru ilerliyor, buna rağmen asla bir şeye doğru değil, sürekli ondan uzağa, uzaklara gidiyor. Seyahat, doğasındaki bu kusuru bir varoluş durumuna dönüştürmüş.”

 

Yolda olmak, düşünmektir

 

 

Damon Galgut normal hayatında da yolda olmayı düşünmekle eşdeğer tutan bir isim. Bu zamana kadar pek çok ülkede seyyah olarak bulunan Galgut, Yabancı Bir Odada romanında, Yunanistan-Güney Afrika-İsviçre ve Hindistan’a yaptığı üç yolculuğu anlatıyor. Roman da üç bölümden oluşuyor. Galgut’un Yunanistan’da tanıştığı ve tüm yaklaşma çabalarına karşılık yabancı kalan yol arkadaşı Alman Reiner ile yolculuğunu anlattığı “Takipçi”, sadece bakınmak için yolda olan Galgut ile aklındaki sorunun cevabını bulmak ya da soruları çoğaltmak üzere yola çıkan Reiner’in yer yer erotik unsurlar taşıyan hikayesinin anlatıldığı, romanın en başarılı ve akıldan kolay çıkmayacak bölümlerinden biri. Görece edebi anlamda tamamlanmamışlıklar içeren “Aşık”ta ise yolda tanışılan Avrupalı bir gezgin grupla (ama en çok da grubun içindeki Jerome ile) Malawiye ve daha sonra Jerome’un peşinden gidilen İsviçre’ye yapılan yolculuktaki ilişki-sizlik üzerine bir hikaye anlatan Galgut, romanın son bölümü olan “Bakıcı”da yıllar sonra bir araya geldiği intihara eğilimli eski arkadaşı Anna ile Hindistan’a yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Galgut, bu son yer seçimiyle, gerçek hayatında da uzun süre yaşadığı ve felsefi anlamda kendisine en yakın yer olarak tanımladığı Hindistan’ı romandaki yolculuğunun da son durağı olarak belirliyor.

 

Galgut’un romanındaki üç hikayenin içerikleri farklı olsa da hepsi aynı sonla neticeleniyor. Yolda tanışılan yoldaş, yolculuk bitip eve dönüldüğünde yoldaki kişiden tanınamayacak kadar farklılaşıyor. Yolda olmayı bir varoluş biçimi olarak seçen “ev”siz Galgut ise, değişmeden kaldığından, karşılaştığı mutsuz son ile sürekli hayal kırıklığına uğruyor. “Kendi”ndeki “öteki”yi ve “öteki”ndeki “kendi”ni aradığı tüm yolculuklarında “Takip” etmeyi, “Âşık” olmayı ve “Bakıcı” lık yapmayı hiç bırakmıyor.

 

Başlangıçta Paris Review’da bağımsız üç hikaye olarak yayınlanan Yabancı Bir Odada, tek başına ya da başkalarıyla birlikte yol almanın ne kadar zor olduğunun da hikayesi bir bakıma. Sabit olmayı, kalıcılığı, mutlaklığı ima eden “ev”e karşılık; harekete, düzensizliğe ve maceraya karşılık gelen “yol” ve “yolda olma”nın hikayesini içeren Yabancı Bir Odada, bir roman olarak bir solukta okunabilecek bir yapıya sahipken; yazarın derdini anlamak için bir okumaya girişildiğinde öyle çok da kolay içinden çıkılamayan bir yapıya bürünüyor.

 

 


 

 

* Görsel: Sevil Şimşek

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.