Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Uzaklık Yaralar Yakınlık Yorar


Zayıf
Toplam oy: 22
Ali Işık’ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. Yazarın üçüncü öykü kitabı Uzaklık Yaralar postmodern uygulamalar anlamında da oldukça yetkin bir anlatıma sahip.

Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha “seyrelmiş” olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar.

 

Yazarın yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla ilgili bir mesleğinin olması veya bu alana ilgi duyması Türk öykücülüğü bakımından yenilik teşkil eden öyküler yazmasına sebep olmuş. Kitabın bir bölümünü bu yeniliğin belirlediğini söyleyebiliriz. Afrika veya Balkanlar’da yaşananlar, öykülerin konusu haline geliyor. Boşnak bir Müslümanın senelerce hapiste kaldıktan sonra ansızın çıkan bir afla ailesine kavuşmasını anlatan 'Eve Dönüyorum' hem konu hem de mekân anlamında öykücülüğümüz için yeni. Farklı. 'Beyaz Ev' ise Afrika’da dışarıdan gelenlere nasıl bakıldığını, özel olarak da Türklere nasıl bakıldığını göstermesi bakımından ilginç.

 

Burada “beyaz adam”la Türk olan bir “beyaz adam”ın ayrı ayrı algılanması, Türklere daha olumlu bir bakış sergilenmesi önemli bir ayrım. Kitabın “uzaklıklara” ilişkin öykülerinden biri ise 'Tam O Ân'. Afrikalıları çekeceği güzel fotoğrafları için malzeme gören bir Batılı ve fotoğrafını çekmek istediği kişinin bu durumu anlayarak Batılıya olumsuz bakışı yansıtılıyor. Afrika’yı ve Afrikalıyı aşağılayarak bakan Batılı bakış malumumuzdur çokça. Ama burada bu bakışı yakalayan ve ona hak ettiği küçümseyici tavrı iade eden yerli bir bakış daha var. Bir yerde oryantalizmle oksidentalizm aynı karede birleşmiş. Hasılı, Ali Işık, Türkiye’nin çok uzaklarından mekanlar ve insanlar devşirerek onu öykücülüğümüzün bir konusu haline getirmeyi başarmış.


Modern dünya kapanı

“Yakınlık yorar” derken, yani kitabın ismine kafiyeli bir başlık ilave ederken kitapta yer alan başka bir konuya dikkat çekmeyi amaçladım: Özellikle 'Atlar da Gitti' ve 'Dilsiz Uşak' öyküleri, Ankara merkezli bir bürokrasinin resmedilmesi, bir anlamda da eleştirilmesidir. İnsanların sabah kalktıkları andan eve döndükleri zamana kadar geçen sürede kendi çıkarları veya kariyerleri için adım atmaları, her söz ve davranışlarını bazı kişisel amaçları için planlamaları modern dünyanın bireyi kapattığı bir “kapan”, bir hapishane gibi algılanır ve böyle öyküleştirilir. Şimdi okuyacağımız satırlar, şehrin ve modern hayatın insan için nasıl bir kapana dönüştüğünü örnekler: “Her sabah aynaya baktığında, karşısında, tek amacı yaşamak zorunda kaldığı şehirden kurtulmak olan bir adama dönüştüğünü görebiliyordu. Şehir gün geçtikçe daralan cam bir fanusa dönüşmüştü. … Gün geçtikçe şehrin bir satranç tahtasının üzerine kurulduğuna dair düşünceleri netleşmişti. Herkes sabah evinden sanki bir hamle yapmak üzere çıkıyordu.” (s.78-79)
Aynı öyküde şair Adonis’ten yapılan alıntılar, belki yazar için kaçışın adresini göstermesi bakımından önemlidir. Kaçış daima kentten uzağadır. Kaçış daima doğaya doğrudur. Bunu sadece Ali Işık bağlamında söylemiyorum. İnsanoğlu, kentte yitirdiğini doğada bulacağına inanır ve sağalmak için yönünü kırsala çevirir. Yakınlık yorar ama insanın da kaçıp kurtulacağı bir yurdu, bir telafi imkânı vardır. Bu da belki biraz tabiatsa biraz da sanattır. Kitaptaki 'Seher Yeli' öyküsü bence bu kaçışın ifadesidir. 'Kaçış' kente rağmen yeniden durum almak ve ruhunuza çeki düzen vermek ise elbette kaçış olmaktan çıkar. Bu bir anlamda dirilişe dönüşür. Kitapta doğaya ve şiire atıf yapılması, yazarın alıntıladığımız bölümde girdiği açmazı nasıl telafi edeceğine dair bir işaret değeri taşır. 'Yeniden' öyküsü de bu yenilenme, değişme, dirilme teşebbüsünde köyün, çocukluğun bir adres olabileceğine işaret eder.

Postmodern edebiyat oyunları
Kitapta yer alan ve son zamanlarda ülkemizde hızla yükselen seyahat etme alışkanlıklarımız paralelinde yazılmış olan 'Acelemiz Var' da seyahatin yeni biçimlerine yöneltilmiş bir eleştiridir. Duyumsamadan, durmadan, dinlemeden, düşünmeden, hissetmeden, özümsemeden hızla yapılan yolculuklar insana kişisel bir tatmin duygusu vermez, doyumsuzluk verir. Kitabın son öyküsü de belki başka bir yazımızın konusu olmalıdır. Bu öykü, dört Balıkesirli öykücünün birbirleriyle oynadıkları bir oyundur. Oyunun üçüncü halkasıdır. Postmodern edebiyat bu tür oyunlaştırmaları sever.
Ali Işık’ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. 'Seher Yeli'nde bu telaşesiz ve hararetsiz anlatım birden hızlanıyor. Dil şiirselleşiyor. Devrik ve eksiltili cümleler anlatının hararetini artırıyor. Tempo bir hayli yükseliyor. Son cümlemiz: Uzaklık Yaralar, geride bıraktığımız yılın en iyi öykü kitaplarından biri.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

“Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum...” diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dâhi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi.

 

Her gün diri olmanın vermiş olduğu sorumluluk ve insanlar arasında bulunmanın ufak tecrübesi ve trajedisi ile...

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.