Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İlk tuğlanın usulca kabuk bağlamasına…



Vasat
Toplam oy: 916
Murathan Mungan
Metis Yayınları

Toplama yazıları hiç sevmem, yazar ve yayıncı bir olmuşlar, sinekten yağ çıkarıyorlar gibi gelir. Toplama yazıları çok severim, belki artık hiç ulaşamayacağım bir kitabın içinden çıkagelen parçalarla gayet zamansız olarak karşılaştığım ve önümde etrafa dağılmış çeşitli parçalardan yeni bir şeylerin inşa edilme sürecine ortak olduğumu hissettiğim için. Aklım mı karışık, ya da nerede duracağımı mı bilemiyorum acaba? Sanırım aynı anda hepsi ve hiçbiri. Tamamen kitaba bağlı yaşayıp gidiyorum işte, onun beni götüreceği yere götürmesini bekliyorum sadece. Tuğla, bir şair ve yazar, bir yazın insanı olarak –ki ne kadar üretken olduğuna hem şahidiz, hem şaşıyoruz- Murathan Mungan’ın çeşitli tarihlerde kaleme aldığı denemeler. Tuğla gibi mi? Değil. En azından kalınlık açısından. Tuğla gibi mi, evet öyle; yazının ateşinden geçirilerek pişmiş bir tuğla, hani duvarların, evlerin olmazsa olmazlarından.

 

“Taş taş üstüne koyar gibi örüyorum beni bugünlere getiren yolu; yazıdan ördüğüm, sonra ardına çekildiğim duvarı…Tuğla, ateşin imtihanından geçer ilkin. Nefesimi üflediğim yazı’mı bırakıyorum ben de ateşin imtihanına… (…)Kendi fırının ağzında terlediğin onca zaman; emeği, verimi cömert kullanılmış onca yıl, bir bakarsın yalnızca bir tuğla…”

 

Emeği, verimi cömert kullanılmış onca yıl… Ne kadar doğru söylüyor Mungan. Emeğini, verimini onca yıl ne kadar sakınmadan, ne kadar cömertçe verdi biz okurlarına. Murathan Mungan, şiirlerine–sanırım her Türk okuru gibi- çok erken yaşlardan itibaren vurulduğum bir şair; buna karşın öykülerine, romanlarına çok geç ısındığım bir yazar. Yıllandıkça güzelleşir ya bazı insanlar, sanırım bazı yazarlarda da öyle oluyor. Kimileri yazdıkça, çok yazdıkça, kendilerini daha çok, daha çok ortaya attıkça edebiyatlarından kaybediyorlar, düşüncelerinden ve hayallerinden azılıyorlarken, kimileri Murathan Mungan gibi çoğalıyor, büyüyor, büyülüyorlar günden güne…  Mungan’ın Tuğla'sı bir okur ve bir eleştirmen olarak benim için bu yüzden çok önemli, yıllar içinde edebiyatın soluğuyla pişmiş tuğlayı elimde evirip çevirip, pürüzlü yüzeyine, çentiklerine, işçiliğine bakıyorum. Bir yazın insanı olarak Murathan Mungan’ın “kendini bir kahraman olarak var etmeye çalışan yazar” düşüncesinin dışına çıkarak, samimiyetle bir kahramana dönüşünü izliyorum. 

 

Neler var, neler yok peki Tuğla'nın içinde? Bir kere yazar eski yazılarını son kez topladığını belirtiyor, bunun altını çizmek gerek. Bu anlamda Mungan’a göre bu son tuğla, geçmiş malzemeye yapılan son müdahale… 

 

Kitabını bulamamış yazılar, sipariş denemeler, ilk imzanın gölgesini taşıyanlar, resimli olanlar… Mungan sözgelimi Cemal Süreya’yı maviden, Ziya Osman Saba’yı tüm zamanlara yayılan hatıralarından, Ahmet Arif’i cıgarasındaki karanfil kokusundan, Halit Ziya Uşaklıgil’i boğazına düşkün roman kahramanlarından tutuyor. Ya da bırakıyor geçsin zaman, dil buna müdahale etmesin, edemesin. Yazıların arasındaki boşluklar, zaman farkları bu yüzden haz dolu ve uçucu. Rahat bir soluk alır gibi ve nihai bir şekilde nefeslenir gibi okuyorum Tuğla’yı. Hiç adetim olmadığı halde, bazen sıradaki denemenin ne olacağının heyecanından bir tanesine odaklanamıyor, parça parça oradan buradan okurken yakalıyorum kendimi. Bir ziyafet sofrası başında çırpınan aç gibi… 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.