Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Naipaul bilmecesi, çözülür



İyi
Toplam oy: 1292
V. S. Naipaul
Can Yayınları

"Naipaul’u niçin severim? Naipaul’un kitapları bugün ‘üçüncü dünya ülkeleri’ dediğimiz yoksul ülkelere, İngilizleşmiş Hintli bir Trinidadlının bakış açısıyla yaklaşır. Naipaul hem muhafazakar, tutucu ve kuralcı bir İngiliz’in bakış açısını büyük bir istekle kabul eder, hem de tam anlamıyla çok kimlikli, yersiz, yurtsuz, sürekli kimlik değiştirmiş, esnek biridir. Eserlerinin zenginliği,  karmaşıklığı ve özgünlüğü de buradan gelir. Bu konumundan ve meraklı bir seyyah olduğundan dolayı da Naipaul, Hindistan, kendi ülkesi Trinidad, Latin Amerika, İslam Ülkeleri ve Afrika’nın pek çok yerinde gezmiş ve onları ne tam bir batılı gözüyle ne de ezik ya da milliyetçi bir üçüncü dünya vatandaşı gözüyle ama ikisi arasında bir yerden görmeyi başarmıştır. Bizim için ve okur için kıymetli olan bu bakış açısının değişikliği, özgünlüğü, iki dünya arasında bir yerde olmasıdır. Kimsenin basmakalıp önyargılarını onaylamak için yazmaz. Bu yüzden herkesi kızdırır."

 

 

 

Uzun uzun anlatır evet Orhan Pamuk. Naipaul, sadece ülkemizi değil, bütün dünya okurlarını, eleştirmenlerini tam anlamıyla ikiye böler çünkü. Sorun, yazarın üçüncü dünya ülkelerini, onların geri kalmışlıklarını, cahilliklerini vurgulaması, bunu eleştirmesi, küçümsemesidir. Ona göre uygarlık Yunan’la başlar ve yazar Batı kültürünü insanlığın tek çıkış noktası olarak önerir. Eh, hal böyle olunca, tartışmalar alır yürür. Aslında sorun Naipaul’un böyle düşünmesi değildir. Sorun, onun böyle düşündüğü halde çok iyi bir yazar olmasıdır! 

 

Naipaul, 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Yazarlar Konferansı’na Türk kamuouyundaki tepkiler yüzünden gelmemişti hatırlarsanız. Hadise çalkalanıp durmuştu gündemde. Yazar üzerine, okumuş okumamış olsun fark etmez, söz etmeyen kalmamıştı. Hal böyle olunca, hafızayı temizleyip onun kaleme aldığı bir roman üzerine tarafsız bir okuma yapmak güç, ama imkansız değil. Dediğim gibi, Naipaul sosyolojik olarak ne düşünürse düşünsün, iyi bir yazar. Türkçeye çevrilen Gelişin Bilmecesi ise onun en önemli çalışmalarından biri.

 

Gelişin Bilmecesi, sürrealist ressam Giorgio de Chirico’nun aynı adlı dizi tablosundan esinlenerek kaleme alınmış bir hikaye. Karayipler’den İngiltere’ye gelen genç bir Hintlinin yaşadıkları, hissettikleri üzerine kurulu bu hikaye için, anlaşılacağı üzere Naipaul’un en otobiyografik çalışması da diyebiliriz. Dolayısıyla, yukarıda söz ettiğimiz tartışmalara, kafa karışıklıklarına dair de, yazar ve edebiyatı hakkında aklımızı netleştirme imkanı sunan bir roman Gelişin Bilmecesi.

 

"İlk dört gün yağmur yağdı. Nerede olduğumu bile zor seçiyordum. Sonra yağmur durdu ve evimin önündeki çimenlikte ek binaların ilerisinde, her biri sınırlarındaki yapraksız ağaçlarla ayrılmış tarlalar ve uzakta, ışığın durumuna göre aniden parlayabilen ve öyle zamanlarda olmayacak bir şekilde toprak düzeyinin üstündeymiş izlenimi veren bir nehir gördüm." Anlatıcımız, sanki dünyayı yeni tanıyormuş, taşı, toprağı, nehirleri, otlakları; insan eliyle yapılmış evleri, türlü yapıları, yolları ilk defa görüyormuş gibi dolaşmaya başlar İngiliz taşrasında. Hem doğayla hem de kültürle kurduğu ilişkiyi, doğanın ve kültürün içinde nefes alırken sorgular. Müthiş bir ayrıntılar düzleminde gezinir. Aslına bakarsanız büyük sözler, dahice çıkarımlar yapmaz, duyarlığı ortalama bir insanınkini geçmez. Yabancılığı, içinde bulunduğu ortama karşı yabanlığı bakidir ama. Varlığı ortama bir türlü nüfuz etmeyecektir. Pamuk’un vurguladığı gibi, arada kalmışlık değil belki ama, aidiyetsizlik duygusu, hikayesinin baş kahramanıdır. 

 

Kabustan uyanmıştık ve gidecek yerimiz yoktu

 

 

"İşte değişmeyen, bir yabancının gözüyle değişmez görünen bir dünya. İlk farkına vardığımda bana öyle görünmüştü: taşra hayatı, zamanın ağır hareketi. Ölü hayat, özel hayat, birbirine kapalı evlerde yaşanan hayat. Halbuki hayatın değişmediği fikri yanlıştı. Sürekli bir değişim vardı. İnsanlar ölüyordu; insanlar yaşlanıyordu; insanlar ev değiştiriyordu; evler satışa çıkarılıyordu. Bu, değişimin bir yanıydı. Bir başka yanı da benim vadideki, malikaneye bağlı köy evindeki varlığımdı. Sürü yolunun düz kısmını bölen dikenli tel de bir değişimdi. Herkes yaşlanıyordu; her şey yenileniyor veya atılıyordu."

Değişimi anlatmak için, yüzyıllardır hiç değişmiyor gibi görünen, değişimin en az yaşandığı bir yeri, İngiliz taşrasını seçmiştir Naipaul. Uygarlığın gelip oturduğu, dünyada olan biten hiçbir şey ona değmeyecekmiş gibi görünen bu yerdeki değişimden, zamanın akışından dramatik bir hal çıkarır. En dramatiği ise oradaki kendi varlığıdır. Bu hem kendi adına dramatiktir hem de İngiliz taşrasının dramının, değişiminin kendisidir. 

 

Anlatıcımız hikayesinin sonunda Trinidad’a kız kardeşinin ölümü üzerine geri döner. Uzun yıllar doğduğu yerden ayrı kalmanın kendi üzerinde yarattığı değişiklik bir yana, dönüp geldiği yerde bulup hissettiği değişim, hikayedeki dramın taçlandığı yer olur: ‘Dar yollar yoktu artık, dallarını yaymış karanlık ağaçlar yoktu; barakalar yoktu; amber çiçeğinden çitleriyle toprak avlular yoktu (…). Artık otoyollar, yonca yaprağı biçimli kavşaklar ve yön levhaları: Ağaçlık bir coğrafya kel kalmış, sırlar ifşa edilmişti.’ Naipaul, batı uygarlığına hayranlığından çok, üçüncü dünya ülkelerinin kendi uygarlıklarına, ne olursa olsun, sahip çıkamamalarına öfkeli, üzüntülü gibidir nihayetinde. Ve ‘kabustan uyanmıştık, gidecek başka bir yerimiz yok’ derken, yok olan bu uygarlığın yerine artık batı taklitçiliğinden başka koyacak bir şey bulunamayacağının, koyulamayacağının bilgisini, umutsuzluğunu taşımaktadır sanki üzerinde.

 

Gelişin Bilmecesi, zarif, dokunaklı bir anlatı. Naipaul’u tanımak, Naipaul bilmecesini çözmek isteyenler için…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.