Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Başlangıcı Nerede Arıyoruz?




Toplam oy: 59
Yazıcıoğlu’nun eserindeki kurgu bana biraz Japon yazar Haruki Murakami’nin başat eserlerinde serimlediği kurguyu çağrıştırdı. Örnek vermek gerekirse, Sahilde Kafka ve 1Q84. Bu eserlerde, farklı kahramanların birbirinden bağımsız başlayan öykülerinin kesiştiğini veya birleştiğini görürüz. Yine de, Haruki Murakami’nin söz ettiğim eserlerinde ya da diğer eserlerinde sonlanma yok gibidir, hatta siliktir.

“Yaşamının onu etkileyen kişilerin girip çıkmasıyla belirlendi- Yazarın yolu açık, okuru bol olsun… ğine inanan bir insan o kişilerle, yaşamının kesiştiği anlardan söz ederse kendi yaşam öyküsünü de anlatmış gibi olur” Hep

Sondan Başlar

 

Öykü İstanbul’daki bir üniversitede öğrencilere yönelik bir konferansta öykünün başat kahramanlarından ikisinin konuşmacı olarak bir araya gelmesiyle başlıyor. İlerleyen kısımlarda ise farklı ülkelere ve coğrafyalara ulaşan öykü, okuru aynı zamanda karşımıza çıkan kahramanların iç dünyalarıyla temas edebilecekleri, gizemli bir geziye çıkartıyor.

 

Burada anlatmak istediğim veya yapmak istediğim basit bir roman özeti çıkartmak, kitap tanıtımı yapmak değil. Sonucu baştan söylemek isterim: Başarılı bir “ilk roman”. Ancak, okurken aklıma takılan noktaları sıraladığımda, okurların esere farklı açılardan bakmalarını sağlamakta bir katkım olabileceği düşüncesindeyim.

 

Murakami’nin serimlediği kurgu

 

Yaklaşık otuz yıl Japon edebiyatı ile temas halinde olunca, Türkçe edebiyata bakışım da farklı bir “gözlük” takmama neden oldu sanıyorum. Bu açıyla baktığımda, Yazıcıoğlu’nun eserindeki kurgu bana biraz Japon yazar Haruki Murakami’nin başat eserlerinde serimlediği kurguyu çağrıştırdı. Örnek vermek gerekirse, Sahilde Kafka ve 1Q84. Bu eserlerde, farklı kahramanların birbirinden bağımsız başlayan öykülerinin kesiştiğini veya birleştiğini görürüz. Yine de, Haruki Murakami’nin söz ettiğim eserlerinde ya da diğer eserlerinde sonlanma yok gibidir, hatta siliktir. Ayrıca, fantastik olanla gerçekte olanın birbirine örtüldüğü bir kurgulama hakimdir.

 

Hep Sondan Başlar’da ise bu örüntü farklı. Görünüşte olanla, aslında olanın; dış dünyayla kişinin iç dünyasında olanın, önce ana kurgudan sökülmüş, sonra birleştirilmiş bir teknik hâkim. Zor bir tekniktir; özellikle kurgu ve yaratıcılığın sınırlarında dolaşmayı gerektirir. Elbette, yazarın donanımı bu girişimdeki beceriyi fazlasıyla etkiler.


Aldatma ve yolları ayırma öyküsü
Ana kurgudan sonra, değinmek gereken ilk nokta zaman. Romanın zamansal boyutu yirminci yüzyıl ortalarından sonuna kadar olan bir zamana ağırlığını oturtmuş. Fakat burada önemli olan, eserde kronolojik bir anlatının olmaması. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından günümüze kadar kronolojik anlatı tekniği edebiyatta fazlasıyla başvurulmuş bir tekniktir. Deyimi yerindeyse, bir noktadan diğerine ulaşan bir trende yolculuk etmek gibidir. Okurun rehavete kapılmasına, uyuşmasına ve sıkılmasına yol açar. Zamanın tek hat üzerinde ilerlemesi sevimsizdir. Kendi yaşamımızda da sık sık belleğimizi yoklar bugüne döneriz. Fakat bunu bir anlatıya yerleştirmek farklı bir yetenek, birikim ister. Hep Sondan Başlar kendi içinde zaman yolculuğunu keyifle serimlediği ölçüde, okurun kendi zihninde de belleğini yoklayıp geçmişe gidip bugününe gelmesini sağlayan bir roman.
Bir diğer nokta anlatının edebiyat anlatısından çıkartılarak diğer sanatlara da temas etmesinin sağlanması. Bu elimizdeki eserin zenginliğini, okuma keyfini artıran bir unsurdur. Okurken kendini farklı mekanlarda bulunuyormuş, o havayı soluyormuş gibi hissetmek okurun okuma hevesini artırır. Elbette diğer sanatlara değinmek de okuma keyfinin yelpazesini genişletir. Eserde yer yer bunu görmekle birlikte, kısmen cılız kaldığını söylemek gerek.
Öte yandan, insan unsuruna, yaratılan karakterlere ve anlatının ana iskeleti açısından baktığımızda dikkat çeken noktalar var. Kahramanların yaratılmasında eşit mesafe koymanın ve eşit davranmanın anlatı açısından dengeli olacağı kanısındayım. Hep Sondan Başlar’da ise ön plana çıkan iki ayrı “aldatma” veya “yolları ayırma” öyküsünde bu dengenin tutturulamadığı veya bilinçli olarak bozulduğu göze çarpıyor. Aldatma öykülerinden ilkindeki (aldatan) erkek kahramana karşı bir hınç, bir öfke kendini hissettiriyor. Diğerinde ise, “yolunu ayıran” kadın kahramanın eylemi için “yüce aşk” güzellemesi, doğallaştırma çabası var. Bunun başka örneklerini başka yazarların eserlerinde de görebilmek mümkün. Yine de, Hep Sondan Başlar’da bu iki ayrı öyküdeki kahramanların iç dünyasının derinliklerine inen, psikolojik tahlil çabası eseri başarılı kılıyor.

Başarılı bir ilk roman
Dikkatli okur genellemeleri sevmez. Türkçe dilbilgisiyle ifade edecek olursak, geniş zaman kullanımı iticidir; itici olduğu ölçüde de yazar açısından risklidir. Ancak, yaşamımızın bir noktasında karşılaştığımız veya gözlemlediğimiz unsurlarda başkalarıyla ortaklıklarımız da olur. Bu genellemeleri öykü kahramanının yaşamının bir parçasıymış gibi sunabilmek genellemeyi makul kılar. Eserde kahramanlarla ilgili anlatılarda bunu görebilmek mümkün.
Buradan yola çıkınca bir noktaya daha değinmek gerek: ortak bellek veya nostalji. Yazarların ilk çalışmalarında kurgulanmış gerçeğin ötesine geçerek kendi belleğine başvurması, tanıklıklarını, anılarını eserin içerisine kurgulanmış olarak yerleştirmesi doğaldır. Eserin otobiyografik bir roman olduğunu düşünmüyorum. Zira ortak belleği zorlayan, nostaljiyi sorgulayan yanları eseri “kişisel bir sorun” olmaktan çıkartıyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısını yaşayan birçok insanın belleğini farklı açılardan “rahatsız” edecek yaşanmışlıkları eserde bulabilmek mümkün. Okurken rahatsız eden eserleri seviyorum; o ölçüde belleğimde kalan olay ve olgulara farklı açılardan bakmamı sağlıyor.
Sonuç olarak: Başarılı bir ilk roman, okuma keyfi veriyor. “Yaşamının onu etkileyen kişilerin girip çıkmasıyla belirlendi- Yazarın yolu açık, okuru bol olsun…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.