Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir asker eski palto giyemez mi?




Toplam oy: 889

Adapazarı’nda doğan Sait Faik, tüccar bir babanın oğlu olmanın en ağır yükünü omuzlamış ve baskılara dayanamayarak “işe yaramayan” Türkçe eğitimini bırakarak İsviçre’ye ekonomi okumaya gitmek zorunda kalmıştı. En zor zamanlarını bu sıkıcı Alp ülkesinde geçirmişti. Daha fazla kalamayacağını anladığında, Fransa’nın Grenoble kentine geçti. Hayatını temelden etkileyecek olan bu karar armağan etti bize Sait Faik’i aslında. Bu Fransız şehrinde sürdürdüğü bohem yaşam, edebiyatının şekillenmesinde çok önemli bir mihenk taşı oldu. Babası gibi tüccar olamayacağını bildiğinden almıştı bu kararı; kendisini sonsuza dek adı hatırlanacak biri yapan öykücülüğü seçmişti. Bu seçimle hem öğretmenlikten hem de babasının kendisi için kurduğu işlerin hepsinden uzaklaştı.


 
Sıkıyönetimin derdi Sait Faik’leydi



1940 ve 1941 yıllarında Yeni Mecmua’da çıkan öykülerini bir kitap yaptırıp bastırmayı isteyen Sait Faik, tüm çabalarına rağmen bunu başaramamıştı. Yayınevleri Sait Faik’in iyi bir öykücü olduğunu biliyordu, ancak bu öyküleri bir roman denemesi niteliğinde basmaktan da geri duruyorlardı. Sonunda, hayatı boyunca arkasında duran ve asla ilgisini eksik etmeyen annesinden aldığı para ve Yokuş Kitabevi’nin sahipleri Agop Arad ile Burhan Arpad’ın desteğiyle kitabı bastırdı. 1944 yılında toplamda 2000 adet basılan Medarı Maişet isimli bu kitap henüz 99 adet satılmışken, Sıkıyönetim Mahkemesi’nce toplatıldı! Toplatılma nedeni ise Türkiye’de o dönemde uygulanan istibdatın en güzel örneklerinden biri olarak tarihe kaydedilir: Bir kitap karakteri de olsa, asker eski kaput (palto) giymez ve askeri bu şekilde resmetmek askeri küçük düşürmektir.


 
Kısacası, mahkemeye göre halkının büyük bir kısmı fakirlik ve hatta açlıkla mücadele eden bir ülkenin askeri, aynı koşullar altında yaşamıyordu ve kitaptaki kahramanlardan biri olan askerin giydiği kaputun eski olması kitabın toplatılması için yeterliydi. Kararın ardından, Burhan Arpad elli kitaptan oluşan bir koliyi saklamaya çalışmış olsa da, istibdatın baskısıyla artan arama ve tutuklamaların riski dolayısıyla kitapları yakmaya karar verdi. Sait Faik bir tek kitabını bile kurtarmayı başaramadı.


 
Kitabın toplatılmasından dolayı son derece üzgündü Sait Faik ve şöyle diyordu:  "Medarı Maişet isimli bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu!"


 
1952 yılında ise kitap, bu kez Varlık Yayınları tarafından tekrar basıldı! Ancak bu kez “Bir Takım İnsanlar” adıyla... Tabii burada ilgi çekici olan nokta, aynı kitabın farklı isimle basılabiliyor olmasının, “eski kaput” rahatsızlığının sadece bahane olmasına işaret etmesi. Belli ki, sıkıyönetimi asıl rahatsız eden Sait Faik’in sosyal sınıflar arasındaki ayrımı okuyucunun gözleri önüne serişiydi. Sait Faik dönemin politik oklarını belki o kadar da çok çekmiyordu üstüne ama, istibdadın neyi nasıl ya da neden yaptığı zaten asla belli olamıyordu...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.