Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir kahraman yola çıkar




Toplam oy: 25
Redburn, tıpkı Herman Melville gibi, deniz seyahatinden çok seyahatin kendisine sağlayacağı hikâye anlatma fırsatını gözetir kitap boyu: “Dört ay içinde döneceğim” der Redburn, “ve size Avrupa’yı anlatacağım.”

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi. Denize meraklı bir genç, Wellingborough Redburn, yollara düşüyor ve Redburn böyle açılıyor.

 

Herman Melville, Redburn’ü on dokuz yaşında çıktığı ilk deniz seyahatinden esinlenerek yazıyor. Yazım sürecinde, kitabı ithaf ettiği kardeşi Thomas Melville’in de payı olsa gerek; ithafta “şimdi bir denizci olarak Çin’e sefer yapan küçük kardeşim” diye bahsi geçen Thomas ile Herman’ın birbirine aktaracak deniz hikâyeleri olmuştu ve bu sebeple, kitabı sadece Herman’ın hayatından bir kesit olarak nitelemek doğru olmayabilir. (İkilinin hayatlarına dair bir not daha: Redburn’ün babası da tıpkı Melville kardeşlerin babası gibi ölmüş ve ailesini sefalet içinde bırakmıştı.) Redburn deniz seyahatine çıkmasındaki en büyük motivasyonu Arabistan’dan dönen bir gezginle karşılaşmasına borçludur. “Bak ne kocaman gözleri var” der teyzesi gezgini işaret ederek ve bunu gezginin gördüklerine, yaşadıklarına yorar. Redburn, o küçük yaşında, gezgini evine kadar takip etmek istese de teyzesi buna izin vermez, fakat bu gözleri kocaman Arap gezgin imgesi Redburn’ün zihnine takılır kalır.

 

Minör bir hikâye

Redburn’ün hikâyesinin bir diğer sebebiyse şu olmalı... Redburn, tıpkı Melville gibi, deniz seyahatinden çok seyahatin kendisine sağlayacağı hikâye anlatma fırsatını gözetir kitap boyu: “Dört ay içinde döneceğim” der Redburn, “ve size Avrupa’yı anlatacağım.” Deniz yolculuğuna merakı, döndüğünde onu anlatmak istemesine dayanır. Bu sebeple, karşılaştığı ilk zorlukta bu yolculuktan dönmek için can atar; gemileri henüz büyük dalgalarla göğüs göğse dahi kalmamışken, Hudson Nehri’ndeki evinin hayalini kurmaya başlar ve annesinin sözünü dinlemediği için kendisine kızar. Denizler minör bir hikâye yaratmak, bir ütopya ya da distopya kurmak için harikulade mekânlar. Kiminin arkhe olarak gördüğü, yaşamın başladığı yer, su, tüm bir hayatı sığdırmak için en ideal şartları sağlıyor. (Adada, gemide geçen ve bir ömrü, ideolojiyi ya da cinsiyet rollerini anlatma iddiası taşıyan ne çok hikâye var mesela, değil mi?) Redburn de biraz bu sebeple açılıyor denize; yaşamını bir gemiye sığdırmak istiyor, döndüğünde anlatacak hikâyeleri olsun istiyor ama bu düşlediği kadar eğlenceli bir macera değil.

 

Bir denizci değil, bir hikâyeci

Aylaklık peşinde koşan Redburn, “Bırakın dünyanın etrafında döneyim; bırakın denizin üzerinde sallanayım; bırakın koşturayım ve hayatım soluk soluğa geçsin” nidaları atarken, bir sonraki sahnede işe koyulmak zorunda kalıyor ve tavuk kümesi temizliyor. Denizcilerle birlikte bir yolculuk içinde, ama onlarla seyahat etmesi onlardan biri olduğu anlamına gelmiyor; hiçbir işe yakıştıramıyor kendini çünkü o bir denizci değil bir hikâyeci, bir avare. Bu yönüyle Redburn’ün seyahati Defoe’nun Robinson’unkine benzetilebilir; anne babasını dinlemeyen iki karakter, Redburn ve Robinson denize açılır. Robinson’un gözü çok daha pektir gerçi ve Robinson hayatın zorluklarıyla yoğrulmuş bir karakterdir; Redburn ise bir acemidir henüz, belki de bu yüzden gemisi ayakta kalmıştır. Çünkü Redburn’ün gemisi kaza geçirseydi, o adada Robinson gibi, bir medeniyet inşasına girişemeyebilirdi. Redburn, Melville’in Moby- Dick’i ile de kıyaslanabilir pekâlâ ama şöyle söylemek daha doğru; Moby-Dick’e dair birçok fikir sunan Hawthorne gibi bir figür olmasaydı, bu kıyas daha makul olabilirdi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.