Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bulgakov'un bir hekim olarak portresi




Toplam oy: 932
"Tüm dünya hastayken bir doktor ne yapabilir?" diyen genç hekimin karamsarlığı, yıllar sonra bir İngiliz dizisiyle (bu kez beyaz ekranda) arz-ı endam eder.

Geçtiğimiz Aralık ayında İngiliz dizi kanalı Sky Arts 1’de mini dizi olarak yayına başlayan A Young Doctor’s Notebook (Genç Bir Doktorun Notları) edebiyatseverlerin çabucak ilgisini çekerek daha yayınlanmadan büyük merak uyandırdı. Her biri 20 dakika uzunluğundaki dört bölümden oluşan bu mini dizi, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan Mihail Bulgakov’un A Country Doctor’s Notebook (Bir Köy Doktoru’ndan Öyküler) kitabından uyarlandı.

 

1891 yılında Çarlık Rusya’ya bağlı Ukrayna’nın Kiev şehrinde doğan Mihail Bulgakov, ilahiyatçı bir babanın en büyük oğluydu. Gençlik yılları Çarlık Rusya’nın yıkılmasına ve Sovyetlerin kurulmasına denk gelen Bulgakov’un eserlerinde, geçiş dönemlerine has o çalkantılı ruh halini belirgin bir biçimde görebiliriz. 1916′da Kiev Üniversitesi’nde tıp öğrenimini bitiren, devrim öncesi yaşanan seferberlik döneminde, -yeni mezun doktorların taşradaki sağlık ocaklarında görevlendirilmesiyle- Smolensk yöresinde Nikolskoye Köyü’ne tayin edilen Bulgakov böylece Rus taşrasıyla da genç yaşta tanışmış oldu.

 

 

 

1919 yılında hekimliği tamamen bırakarak kendini yazmaya veren Bulgakov, yaşamlarının en verimli yıllarını yazar olarak geçiren meslektaşları Anton Çehov, Somerset Maugham ve Cronin gibi yolunu edebiyatla çizmek istiyordu. Ancak Sovyet bürokratik baskısı yazarın yaşamının geri kalanını daha da çekilmez kılacaktı. Neredeyse 10 yıl boyunca üzerinde çalıştığı 20. yüzyılın en önemli romanlarından biri olan Usta ile Margarita’yı yaşadığı yıllarda yayımlayamadığı gibi sürekli yasaklarla boğuşmak zorunda kalması usta yazarı gittikçe artan bir umutsuzluğa sevk edecekti. Yazdığı neredeyse her şey ölümünden sonra yayımlanabilen yazarın trajik yaşamı metinlerine de yansımıştı işte. “Hayat ile metin arasında orantılı bir alışveriş vardır,” diyen Rita Felski’yi haklı çıkaran bir yaşamın öznesiydi Bulgakov.

 

 

 

Usta ile Margarita isimli büyük eserinde “En büyük ahlaki çöküntü korkaklıktır.”diyen Bulgakov, tüm baskılara rağmen toplumsal eleştiriden ve muhalif olmaktan vazgeçmeyerek, uslanacağını düşünen Sovyet bürokrasisinin beklediğinin aksine ilerleyen yaşlarında daha da sert eserlere yönelecekti. Çalıştığı Moskova Sanat Tiyatrosu’nda da bu sansürcü yaklaşımdan payını alarak istediği oyunları sahneleyemedi. Tüm baskılara rağmen kısa ve oldukça zor geçen yaşamında, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden birini kaleme alan Bulgakov, edebiyatın otorite karşısındaki tutumunu etkileyici bir biçimde ortaya koydu. "İnsanın çektiği derin acının çok garip biçimlerde açığa çıkabildiğini çok sonraları öğrenebildim ancak" diyen Bulgakov’un çektiği acıların karşılığı da alegorik, fantastik ve gerçeküstücü bir anlatımda karşılığını buluyor, baskıya boyun eğmeyen eleştirel bir mizahla kendini yıllar sonra da olsa yeniden var ediyordu.

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Heather Hermit)

 

 

 

 

 

 

Hasta bir dünyanın doktoru

 

 

Ölümünden yıllar sonra 1975 yılında İngilizce olarak basılan ve dokuz hikayenin yer aldığı Bir Köy Doktorundan Öyküler, Notos Kitap tarafından Haluk Erdemol’un özenli çevirisiyle geçtiğimiz yıl Türkçeleştirildi. Kitapta yer alan ilk üç hikaye, yazarın genç bir hekim olarak portresini verirken, İşlemeli Havlu, Çelik Nefes Borusu ve Katil isimli hikayeler, “Tanrının bile unuttuğu” Muryova Hastanesi’ne götürür okuru. Hikayelerin okur üzerinde bıraktığı ilk his, aynı anda yazar anlatıcının da duyduğu dolaysız korku ve endişedir. Bu tekinsiz etki, yansıma; hikayeler yazıldığında henüz çok genç olmasına rağmen Bulgakov’un atmosfer yaratmaktaki başarısı, kuvvetli üslubu ve dil hassasiyeti konusunda da bize ipuçları verir. Her yeni hastayla birlikte korkularıyla biraz daha yüzleşen genç hekimin endişe dolu dünyası, Bulgakov’un mizahi anlatımıyla buluşarak sarsıcı bir metne dönüşür.

 

 

 

 

 

 

 

"Tüm dünya hastayken bir doktor ne yapabilir?" diyen genç hekimin karamsarlığı yıllar sonra bir İngiliz dizisiyle bu kez ekranlarda arz-ı endam eder. Başarılı dizileriyle tanınan Sky Arts 1’de yayınlanan, 20 dakikalık dört bölümden oluşan bu mini dizinin başrollerinde Harry Potter’dan tanıdığımız Daniel Radcliffe ve Mad Men’in Don Drapper’ı Jon Hamm yer alır. Filmin yönetmeniyse Led Balloon ve Not Going Out dizilerinin yönetmenliğini de yapmış olan, Alex Hardcastle.

 

 

 

1934 yılında Moskova’da başlayan dizide, hekimin olgunluk dönemini canlandıran Jon Hamm oldukça başarılı bir karakter yaratarak hikayenin geçmişle gelecek arasında gidip gelen yapısını daha da güçlendiriyor. Hekimin gençliğini canlandıran Daniel Radcliffe de Jon Hamm’den geri kalmayan bir oyunculuk sergiliyor. Harry Potter gibi güçlü sayılabilecek bir edebiyat uyarlamasında canlandırdığı “yeni yetme” büyücüden, Bulgakov’un genç ve deneyimsiz hekimine oldukça başarılı bir geçiş yapan Radcliffe’in, mizahla dram arasındaki sıçramaları mesleğinde umduğunu bulamayan hekimin hüsranlarında buluşarak güçlü anlamlar kazanıyor.

 

 

 

Moskova’ya 24 saat uzaklıkta, karlar altındaki izbe Muryova Hastanesi’nin koridorlarında yankılanan geçmişin uğultusu, deneyimsiz hekimin endişeleriyle buluşarak diziyi güçlü bir uyarlamaya dönüşüyor. Dizideki -yan roller de dahil olmak üzere- başarılı oyunculuklar, usta işi görüntü yönetimi ve döneme uygun dekor seçimi, izleyiciye kendisini kasvetli, bir o kadar komik, alacakaranlık bir hikayenin sayfaları arasındaymış gibi hissettiriyor.

 

 

 

Yaşamında pek çok şey yolunda gitmese de “ahlaken çöküntüye” uğramayan ve yazmayı sürdüren Mihail Bulgakov’un dokuz hikayesinin yer aldığı Bir Köy Doktorundan Öyküler’in bu başarılı uyarlaması, Sovyet devrimi sürecindeki yoksul bir köyden, 1930’ların Moskova’sına uzanarak aynı zamanda morfin bağımlısı olan bir hekimin geçmişini ve yıkıma evrilen bugününü kara mizahı elden bırakmadan ekranlara hakkıyla taşıyabildiği için seyredilmeyi hak ediyor.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.