Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Can Sıkıntısına Karşı Portatif Edebiyat




Toplam oy: 10
Kitapta, modernist dönemin ilk yarısında yaşamış önemli yazarların yeniliğe ve edebiyata saplantılı aşkları, karanlığa sempatileri, arsızlık sanatında yetkinlik düzeyine ulaşmalarını sağlayan doğal kabiliyetleri ve elbette her birinin özenle muhafaza ederken bir yandan da dehşetle uzak durmaya çalıştığı tekinsiz ikizleri var.

İspanyol yazar Enrique Vila-Matas yola gazeteci olarak çıkmış, hem de dünyaca ünlü şahsiyetlerin röportajlarını çevirerek. İlki bir Marlon Brando röportajıymış. Genç Vila Matas, editörüne İngilizce bilmediğini söylemeye utandığı için, oturup hem soruları hem de cevapları yazmış. Uydurmuş anlayacağınız.

 

 

Bir süre böyle idare ettikten sonra, daha da beter bir durumla karşılaşmış. Bir gösteri için Barcelona’ya gelen Rudolph Nureyev’le röportaj yapması istenmiş. Yarım yamalak da olsa İngilizce konuşmayı öğrenmiş aslında, ama iş soru sormaya, çatır çatır cevapları almaya gelince gene dili tutulmuş. Öyle olunca da mecburen eski usule dönmüş. Hem bu kez ünlü baletle gidip bizzat konuştuğunu söylemiş.

 

Böyle böyle piyasada “genç röportajcı” olarak isim yapmışken, bu kez Anthony Burgess’la konuşması gerekmiş. “Vakit yok” demiş kendi kendine ve o gece sabaha kadar uyumayıp Burgess’la Vanguardia gazetesi için “hayali” bir röportaj yapmış. Söylemeye lüzum var mı, röportajın hayali olduğunu bir tek kendisi biliyormuş.

 

Derken sıra Patricia Highsmith’e gelmiş. “Nasılsa röportajlarında kayda değer şeyler söylemiyor” demiş ve bu “yeni” röportajı da kendisi yazmış. “Ripley gibiydim” diye anlatıyor. “Katiller bir kez cinayet işledikten sonra artık duramaz ve öldürmeye devam ederler ya, aynı öyleydim. Kötü bir şey yaptığımı da düşünmüyordum. Bir Katalan yazarın, ‘Son röportajında tam bir geri zekalı gibi konuştuğuna bakılırsa, Marlon Brando kafayı yedi besbelli’ dediğine şahit olunca, resmen yıkıldım. Eleştirilen kişi Brando değildi, bendim. Yerden yere vurulan benim metnimdi.”

 

Bir süre sonra, aslında kurmaca yazmak istediğini, içindeki roman ve öykü yazma arzusunu uydurma röportajlarla tatmin ettiğini anlamış. Ve bütün bu işlerden uzaklaşıp kurmacaya vermiş kendini.

 

Gelin görün ki, ne yazacağını bulması epey zaman almış. Sonunda bir gün Peter Handke’nin Kısa Mektup, Uzun Veda romanını okumaya başlamış. (Aylak Adam Yayınları) “Kitabın kahramanı Amerikalı yönetmen John Ford’u ziyaret ediyor, Ford da ona çökmekte olan evliliğine dair nasihatler veriyordu” diyor. “İşte o kitabı okurken anladım: Hemingway ya da Kafka gibi gerçek kişileri yazdıklarımın içine yerleştirebilir, dahası hikayelerimde onlara yapmadıkları şeyleri yaptırabilir, hiç söylemedikleri sözleri söyletebilirdim.”

 

İşte yazarın, bizde yeni çıkan Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi de dahil olmak üzere, neredeyse tüm eserleri bu fikirden doğmuş. Kitabın odağında kendilerine “Shandies” diyen bir topluluk var. Tahmin edebileceğiniz gibi, adlarını 18’inci yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Laurence Sterne’ün benzersiz romanı Tristram Shandy’den alıyorlar. İlkeleri de o kitaptan: “Ciddiyet, zihnin kusurlarını örtmek için bedenin başvurduğu esrarengiz bir tutumdur.”

 

Shandies denen gizli örgütün dadacılar gibi şakacı, fütüristler gibi aşırılığa meyilli, sürrealistler gibi düzenbaz üyelerinin ortak özellikleri birer “taşınabilir edebiyat meraklısı” olmaları. Aralarında kimler yok ki: Duchamp, Tristan Tzara, Aleister Crowley, Scott Fitzgerald, Walter Benjamin, Federico García Lorca, Man Ray, Maurice Blanchot, güzeller güzeli Georgia O’Keeffe… Anlatılanlar elbette kurmaca ama ayrıntılar çok gerçek.

 

Tavsiye ederim. Edebiyatın büyük ideallerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısını şifalandırmak için icat edildiğini unutmazsanız, çok eğlenebilirsiniz.

 

 

PORTATİF EDEBİYATIN
KISALTILMIŞ TARİHİ

Enrique Vila-Matas
ÇEV: Emrah İmre
CAN YAYINLARI 2018

 

 


 

Siz hiç Odradek gördünüz mü?

 

Portatif Edebiyatın Kısaltılmısş Tarihi’nde Franz Kafka’nın meşhur Odradek’i de var. Kafka’nın Evin Beyinin Tasası öyküsünde anlatılan küçük, garip bir yaratık Odradek. Zararsız görünen, o yüzden de hayatımızda kalmasına izin verdiğimiz gereksiz ayrıntıları simgeliyor.

 

Kafka’nın anlatımıyla Odradek, evin şurasında burasında; tavan arasında, sofada, merdivenlerde, koridorlarda oyalanıyor. Başka evlere de gittiği için aylarca görünmediği oluyor. Yıldız şeklinde bir iplik makarası görünümünde. Üzerine iplik sarılmış gibi duruyor gerçekten. Çesitli cins ve renkte, kopuk, eski düğümlerle tutturulmuş, aradan arapsaçı gibi birbirine dolaşmış iplik parçaları sarkıyor. Kafka’ya göre, bir zamanlar sağlammış da şimdi kırılmış, parçalanmış gibi ama gene de kendine has bir bütünlüğü var. Öte yandan, olağanüstü bir çeviklikle hareket eden Odradek’i yakalayan, dolayısıyla ayrıntılarını yakından görebilen yok.

 

Max Ernst’ün çizgileriyle Odradek

 

 


 

 

Walter Benjamin, sıkıcı olmayan kitapları özgür bırakıyor

 

Enrique Vila-Matas, Walter Benjamin’e geleceği parlak, sıkıcı, bunaltıcı, minyatürleştirilse bile bavula sığmayacak kitapları anında tespit edecek bir makine tasarlatıyor. Hayli karmaşık olan bu makine, geniş açı mercekler, odaklanma aygıtları, bakır halkalar, oval silindirler, madeni düğme ve tıkaçlar, mıknatıslı iğneler, somun ve cıvatalarla donatılmış.

 

Walter Benjamin’a göre, makinenin tasarımı için bir ay yeter. Görünüşe bakılırsa, metinleri yüklemek için kitaplar silindir şeklinde bir hazneye yerleştirilecek, burada devasa yuvarlak bir mercek tarafından incelenecek. Portatif, yani okumaya değecek olanlar derhal siyah bir silindirden geçip özgür bırakılacak. Yere dik açıyla konumlanan bu ağır silindirin en tepesinde, üzerinde YÜCE ÜSLUBA KARŞI yazılı küre şeklinde koca bir ampul bulunacak, ampulden yayılan mavi ışığı gündüz gözüyle bile görmek mümkün olacak. Makinenin heyecanlı titreşimleri yüzünden ampul birkaç saliseliğine söndüğünde camının renkli olmadığı, ışığın kendisinin mavi oldugu açıkça görülebilecek. Derken ışık, makinenin tepesine 27 dilde, YAŞASIN VERMEER ifadesini yazacak, böylelikle az önce özgürlüğüne kavuşmus bütün kitapları coşkuyla selamlamış olacak.

 

 


 

 

Bu bir bavul değildir!

 

Bakın ama bu gerçek. Marcel Duchamp’ın Boîte-en-valise, yani “bavuldaki kutu” adını verdiği nesne de kitapta yer alıyor. Bu aslında sanatçının eserlerinden 69 röprodüksiyonu barındıran bir minyatür sanat galerisi. Duchamp 1935-1940 arasında bu bavullardan 20 adet yapmış, her birine de bir adet orijinal eserini eklemiş. Şimdi bazı müzelerde, dünyaca ünlü koleksiyonlarda yer alıyor

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Ölüm fazla kesindir; bütün sebepler onun tarafında bulunur.” E. M. Cioran

 

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.