Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Çoğunlukla rock, biraz da caz




Toplam oy: 31
İngilizce konuşulan dünyada kuşağının sesi olarak kabul edilen Sally Rooney ile yapılan röportajlardan örnekler, kitap yazmak dışında yeni şeyler deneyebileceği bir yaşta olduğunu itiraf eden Murakami’nin hayattaki en büyük tutkusu… İspanya’da 2017 yılının çoksatan romanları arasında yer alan bir otobiyografi roman; Ordesa.

“Yazma tutkunuzun ne zamanlar arttığını biliyor musunuz?” sorusuna Haruki Murakami şöyle yanıt veriyor (Le Monde / Florence Bouchy / 19 Temmuz): “Çocukken benim için en önemli olan şey kediler, müzik ve kitaplardı. Tam da bu sırayla. Okulda kompozisyon yazarken iyi notlar alsam da, yazmaya özel bir iştahım yoktu. Ailenin tek çocuğu olduğum için, okumak kendime bakmamı, kendimi idare etmemi sağladı, okumak hayatımda önemli bir yer tuttu. Fakat bana 1974’te Tokyo’da bir caz kulübü (Peter Cat) açtıracak kadar ilk kez yetişkinliğimde yöneldiğim bir tutku olan müzik kadar büyük bir tutku da değildi. Yaratmanın tutkusunu çok derinden hissediyordum, ama yapamayacağımı, yazmaya özel bir yeteneğim olmadığını düşünüyordum. Kendi başıma yaratmak yerine, iyi müzikler dinlemeyi ya da iyi kitaplar okumayı tercih ediyordum. Harika sanatçıların eserleriyle beslenmek, beni adeta doldurdu. 29 yaşına geldiğimde aniden kendime yazabileceğimi söyledim. Gerçek bir epifaniydi (Tanrı’nın görünmesi)! Ve o günden beri hiç durmadım. “Bu “epifani”nin bir beysbol maçı sırasında gerçekleştiği efsanesi doğru mu?” sorusuna ise şöyle cevap veriyor: “Evet, doğru. Evimin yakınındaki stadyumda bir beysbol maçına gitmiştim. Birdenbire kendi kendime şunu dedim: “Yazabilirim.” Bu, sezonun ilk maçıydı. Topun beysbol sopasına karşı sesini duyduğumda, ‘kendi kendime yazabilirim’ dedim.”

 

“Müzik tarzınız nasıldır?” sorusu için Murakami’nin yanıtı şöyle: “Çoğunlukla rock, biraz da caz. … Yakın bir zamana kadar kendimi yalnızca yazmaya adayacağımı düşünürdüm. Ama son zamanlarda, 70 olduğumdan beri (Ocak 2019’dan beri) bu yaşın, yeni şeyler denemek için iyi bir yaş olabileceğini fark ettim. Çok resmi olmamamız ve katı olmamamız gerektiğini anladım ve yazıma hasar vermeden, ne istersem deneyebilirim.”

 

Çok belirsiz. Çok harika.

 

“Neden onun yılda 16.100 dolardan fazla kazanması gerekiyor?” başlıklı yazısında Carolin Würfel (Die Zeit / 18 Temmuz / sayfa 39), uluslararası edebiyat “gökyüzü”nün yeni genç yıldızı Sally Rooney ile Londra’da buluşmasını aktarıyor: “Kitaplarının başarısı ve kişiliğine duyulan heyecan çok komik, ama aynı zamanda da çok absürd”müş. “İşimi seviyorum ama bazen bu nispeten ayrıcalıklı hayatı nasıl haklı kılabileceğimi merak ediyorum. Diğerleri bu kadar kötü hissederken, ben neden bütün gün pijamalarımla oturup hikâyeler uydurabiliyorum?” Rooney’nin romanı (Gespräche mit Freunden / Arkadaşlarla Sohbetler), Frances’in hikâyesini anlatıyormuş. “Bazen yaptığım iş, tüm hayatımı idare edemeyecekmiş gibi geliyor bana. Ve bu beni depresyona soktu. Öte yandan, zenginlikle ilgilenme eksikliğimin ideolojik olarak sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki gayri safi yurtiçi hasıla herkese adil bir şekilde dağıtılırsa ortalama yıllık gelirin ne kadar olacağına baktım ve Wikipedia’ya göre bu rakam, 16.100 dolar olacakmış. Politik ya da finansal olarak neden bu miktardan daha fazla kazanmam gerektiğine dair hiçbir sebep göremiyorum.” Rooney’nin çok ses getiren romanı hakkında bir yazıya da Spiegel’de rastladım: Hannah Pilarczyk imzalı, “Çok belirsiz. Çok harika.” başlıklı yazıda (Spiegel / 21 Temmuz), “politik olarak gergin, öfkeli olmaktan çok üzgün” derken Rooney esasen öfkeyi harekete geçirmeyen sınıf farkları hakkında yazıyormuş. Bu arada New York Times, 28 yaşındaki Rooney’yi “milenyumun ilk büyük yazarı”, Independent ise “milenyumun en önemli sesi” olarak ilan etmişti bile. Rooney, en azından İngilizce konuşulan dünyada kuşağının sesi olarak kabul edildi. Bakalım Almanya bu cesur sesi nereye koyacak?

 

“Yeryüzü gibi kara”

 

“Sadece insan acısı belirsiz sözlerden ziyade net sayılarla ölçülebilirdi. Eğer ne kadar acı çektiğimizi bilmenin bir yolu olsaydı, sadece acının önemi ve ölçülebilir olması durumunda olabilirdi bu. Her insan bir gün ya da bir başka gün, dünyadan geçişinin hafifliğiyle yüzleşerek biter. Bazı insanlar bu yüzleşmeye dayanabilir, ben asla bu durumda değilim.

 

Ben bu durumu hiç kaldıramadım.

Madrid şehrine baktım; sokaklarının, binalarının ve sakinlerinin gerçek dışılığı tüm vücudumu yaraladı.

Ben bir felakettim.

Hayatı anlamamıştım.”

Ne güzel bir roman başlangıcı değil mi? İlk cümlelerini birlikte okuduğumuz (Libération, 3-4 Ağustos), Manuel Vilas’ın Ordesa isimli otobiyografik romanı, İspanya’da 2017 yılının çoksatan romanlarından biriymiş.

Eylül ayına Rusya’ya giderek; Znamia’da (2019/3) yer alan Irina Lubelskaya’nın (1986 doğumlu, kimya mühendisi imiş. Aynı zamanda St. Thomas Felsefe, Teoloji ve Tarih Enstitüsü’nde (Moskova) öğrenim görmüş.) “Işık, hafifti” isimli şiiriyle veda edelim:

“... / anneannenin mezarı üzerindeki anne: uçup gider gibi buğulanır / ... / terli beyaz dirsekler. yabani ottan şamdanlar. / ... / ben vahşi doğada genç bir güçle çarpıştım. / ... / kaçmak veya yeniden denemek için - ... / Olması gerektiği gibi, kaygan gözyaşları / boynundaki ağır amber / ruj gibi, kırmızı / yeryüzü gibi kara.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz.

 

Fâni dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.

 

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.