Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

"Elif Şafak Türk Edebiyatına mı aittir?"




Toplam oy: 985
Edebiyatlar arasındaki sınırı belirleyen yalnızca dil değildir. Çünkü roman dediğimizde işin içine kimlikler ve kültürler de giriyor.

 

 

kitaponerisi.com sitesinden Behlül Dündar Twitter üzerinden yaptığı "Elif Şafak'ın son romanlarını Türk Edebiyatı'nın eserleri olarak gören eleştirmenlere şaşıyorum. O kitaplar İngiliz Edebiyatı'na aittir. Bir edebiyat eseri yazıldığı dilin edebiyatına girer. Conrad Leh, Celan Romen, Semprun İspanyol edebiyatında değerlendirilmez," yorumundan sonra aldığı olumlu-olumsuz tepkiler ve görüşlere yanıt olarak aşağıdaki yazıyı kaleme almış. Biz de yazıyı gönderdiğimiz Sabit Fikir eleştirmenlerine aynı konuyu sorduk: Siz konuya nasıl bakıyorsunuz? Sizce Şafak'ın yapıtlarını bu açıdan nasıl sınıflandırmak gerekir? Yazarın son romanları Türk Edebiyatı kapsamına girer mi?

 

İşte Behlül Dündar’ın yazısı ve eleştirmenlerimizin görüşleri:


 

Elif Şafak Türk Edebiyatına mı aittir?

 

Bir edebiyat eseri yaratıldığı dilin edebiyatına aittir. Bu yüzden Elif Şafak’ın İngilizce yazdığı tüm romanlar (Araf, Baba ve Piç, Aşk, İskender vb) Türk Edebiyatının değil, İngiliz Edebiyatının (ya da hadi İngilizce Edebiyat diyelim) ürünleridir. Başka bir dilden çevrilmiş hiçbir edebiyat eseri çevrildiği dile ait değildir. Çeviriyi yazarın kendisi bile yapsa.

 

Conrad Polonyalı’dır ama eserleri Polonya Edebiyatı içinde değerlendirilmez çünkü İngilizce yazmıştır. Üstelik İngilizceyi sonradan öğrenmiştir. Keza Gogol. Ukraynalıdır ama eserleri  Rus edebiyatına aittir.  Joyce İngiliz edebiyatı, Flann O’Brian ise İrlanda Edebiyatı içine girer. Oysa ikisi de İrlandalı’dır.  Mevlana Afgan veya Türk olabilir ama Pers dilinin şairidir.

 

Paul Celan, Jorge Semprun, Vladimir Nabokov, Beckett, İonesco gibi birçok yazarın eserleri de bu çerçevede değerlendirilir. Nabokov’un Rusça yazdıkları Rus Edebiyatına girerken, Lolita gibi eserleri Rus Edebiyatına ait değildir.

 

Eğer yazarın eseri değil de milliyeti veya ülkesi ölçü alınıyorsa neden Yaşar Kemal romanları Türk Edebiyatının parçasıdır da, Mehmet Uzun’unkiler değil? Çünkü esas olan ölçü, eserin yaratıldığı dildir.

 

Şu da var: Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanı, İstanbul’un Piçi adıyla (çünkü özgün adı öyledir) ve yeni bir çeviriyle yayınlandığında hangisini kabul edeceğiz? Sadece adı değil, kullanılan dilin üslubu da farklı olacaktır. Bir zaman sonra başka bir yayıncı daha düzgün, zamana uygun bir çeviri yaptığını iddia edip kitabı tekrar yayınlarsa ne yapacağız? Üç ayrı çeviriden hangisini edebiyatımızın ürünü sayacağız?

 

Burada şu soru da sorulabilir: Peki Melville, Raymond Carver vb. yazarlar İngiliz Edebiyatına mı dahildir, yoksa Amerikan Edebiyatına mı? Aynı soru Latin Amerikalı veya Arap yazarlar için de geçerlidir. Dahası neden kitapçılarda ülke adlarına göre sınıflandırma yapılır?

 

Bu tür modern sınıflandırmalar ayrıntılara indikçe yapılır ve değişkendir. Özellikle okur için, akademik çalışmalar için kolaylık sağlaması açısından böyle yapılır. Sadece ülkeye değil, türe de indirgenir: Gotik edebiyatı, bilim-kurgu edebiyatı vb. gibi. Ama temel ve değişmez gerçek şudur: Hepsi yaratıldıkları dilin eserleridir, ülkenin veya yazarın etnik kökeninin değil. Bir ülke ortadan kalkabilir, dili ölebilir ama eser her durumda o dilde kalır. Lukianos Kommagene ülkesindendir.  Böyle bir ülke yok bugün. Peki, Lukianos’un eserleri hangi rafta  duruyor bugün? Antik Yunan Dili rafında mı yoksa Kommegene Ülkesi rafında mı? Şilice diye bir dil olsaydı ve Lihn, Parra şiirlerini, Bolano romanlarını o dilde verseydi, Şili ülkesi yok olsa bile kitapları Şili Dili ve Edebiyatı rafında dururdu.  Ama Şilice diye bir dil yok. Bugün Şili diye bir ülke var ve o yazarlar oralı diye Şili rafında duruyor o kitaplar. Şili ortadan kalkınca o kitapları İspanyol Dili rafında bulacağız. Hatta İspanyolca ölmüş bir dil bile olsa. Tıpkı Ovidius’un, Seneca’nın kitaplarını Roma İmparatorluğu rafında değil, Latin Dili rafında bulduğumuz gibi.

 

Burada sorguladığımız yazarın konumu ve kitaplarının değeri, güzelliği ve önemi değil; Elif Şafak’ın veya başka dilde yazan diğer Türk yazarların eserlerinin Türk Edebiyatı ürünü olup olmadığıdır. Bu durumda Elif Şafak’ın İngilizce yazdığı romanlar en fazla Anglo-Turk Edebiyatı sınıfına girer. Ama asla Türk Edebiyatı eseri diyemeyiz. Yazarın Türk olması, konularını buradan seçmesi, bu ülkeyi ve insanları anlatması, çok sevilmesi, satış rekorları kırması bunu değiştirmez. – Ölçü buysa o zaman Mary L. Settle da edebiyatımızın yazarı kabul edilsin, en azından National Book Award kazanmış bir romanımız olur –


Ezcümle: Bu romanları Türk Edebiyatı eseri olarak kabul edip değerlendirmek anlamsız bir iştir, hiçbir bilimselliği yoktur. Üzerinde “İngilizce aslından çevrilmiştir” yazan romanların Türk Edebiyatı rafında durması, kitabın kapağında Türk Edebiyatı yazması oksimoron bir durumdur. Çünkü başta dediğimiz gibi; bir edebiyat eseri yaratıldığı dilindir; yazarının etnik kökeninin veya yaşadığı ülkenin değil.

 

Not: Türkçe yazdığı romanlar için Türk Edebiyatı eserleridir dememe gerek yok sanırım.

 

Sabit Fikir yazarlarının görüşleri:

 

Kaya Genç: "Yazarların ve metinlerin pasaportlarına damga vuran otoritelerin  işlevini yerine getirmeye kalkışmak..."


Yazarların ve metinlerin aidiyetlerini belirleyen, onların pasaportlarına damga vurma gücünü elinde bulundurmaya devam eden otoritelerin ortadan kalkmasına çalışmak yerine bu otoritenin işlevini yerine getirmeye kalkışmak bana çok anlamlı gelmiyor. Lolita’nın Rus edebiyatına ait olmadığını öne sürebilirsiniz ama Lolita’nın Rus edebiyatına ait olduğu da ikna edici bir biçimde öne sürülebilir. Beckett’ın Fransızca metinlerinin İngiliz edebiyatıyla ilişkisiz olduğu, tartışmalı bir görüştür. Ancak konuya çok aşina olmayan bir göz Oscar Wilde’ı İrlanda edebiyatıyla alakasız görür. Yazarların hangi raflarda tasnif edileceği aslında edebiyat eleştirmeninden çok kütüphane görevlisinin problemidir. Bir yazarın bir yapıtının “asla” Türk edebiyatına ait olmadığını söylemek, onun Türk edebiyatına ait olmadığı söylenen yapıtlarının ‘sürgüne’, yani çeviri edebiyat bölümüne gönderilmesini ima edermiş gibi görünüyor: daha doğru bir öneri Türkiye’deki kitapçılardaki o gereksiz ayrıma, yapıtların Türk Edebiyatı ve Çeviri Edebiyat olarak tasnif edilişine son vermek olacaktır.    



Buradaki öneri ise Çeviri Edebiyat bölümünün çevresine yüksek duvarlar inşa etmeyi amaçlar gibi. Bir yapıtı yazarının ulusuna değil diline göre tasnif etmeyi ulusalcılık yerine bir edebiyat evrenselciliği saymak yanıltıcıdır, daha uygun olarak bir dil ulusalcılığı şeklinde yorumlanabilir. Ulusal dillerin edebiyatı fikri, ulus devlet çağının bir icadıdır, bir şair hem Latince hem İtalyanca yazarak da İtalyan edebiyatının şairi olabilir; İngiliz edebiyatının Latince yazan yazarları ülkelerinin eleştirmenleri tarafından ‘çeviri edebiyat’ sürgününe gönderilmezler -en azından ulusalcı olmayanlar tarafından. İrlanda edebiyatının Joyce’u veya Wilde’ı sahiplenmediğini, İskoç eleştirmenlerinin Stevenson’u yabancı gördüklerini söylemek tartışmalı görüşlerdir. Unutmayalım ki Türk ulusalcılığı öncelikle Türk dili ulusalcılığıdır ve dillerin özgürlüğünden bahsettiğimiz bir dönemde Elif Şafak’ın yapıtlarını Türk Edebiyatı raflarından sürgüne gönderme fikri, kütüphanecilerin işlerini ellerinden alma yönünde atılmış bir adıma benziyor. Bana kalırsa Swift’in yaptığı türden ‘mütevazı bir öneri’* olarak değerlendirilmeli, en iyisi bir ironi örneği olarak okunmalı: yani en doğrusu, söylediği şeyin tam tersini yapmak.

 

 

* Sabit Fikir’in notu:  “İrlanda’daki yoksulların çocuklarının, ailelerine ve ülkelerine yük olmalarını önlemek ve onları topluma yararlı kılmak üzere, mütevazı bir öneri” başlıklı kara mizah metninde Jonathan Swift, ekonominin diliyle zenginlere “çocukları yemeyi” öneriyordu. (Kara Mizah Antolojisi, Enis Batur, Sel Yayıncılık. Çeviren: Dârâ Çolakoğlu) "

 

 

Ömer Türkeş: "Roman dediğimizde işin içine kimlikler ve kültürler de giriyor."

 

İngilizce yazılmış bir romanın Türk dili içinde değerlendirilmeyeceği çok açık. Ancak edebiyatlar arasındaki sınırı belirleyen yalnızca dil değildir. Aynı dilde yazılan pek çok roman farklı ülke edebiyatları içinde kodlanıyor. Çünkü roman dediğimizde işin içine kimlikler ve kültürler de giriyor. Bugün eserlerini İngilizce kaleme alan pek çok Asyalı, Afrikalı, Güney Amerikalı yazar İngiliz edebiyatının değil doğup büyüdükleri ülkenin temsilcisi olarak kabul görüyor. Ama bu temsil meselesinin kendi ülkelerinde tartışma yarattığını da biliyoruz. Sonuçta Elif Şafak ya da başka bir yazarın ana dilini bırakıp kendisini daha iyi ifade ettiğine ya da kendisini uluslarası alana taşıyacağına inandığı başka bir dilde yazması kınanacak bir tercih değildir. Sanat ve edebiyat insanlığın anonim ve evrensel mirası olduğuna göre yerelliği fazla abartmayalım. Önemli olan yazılanın iyi edebiyat olması. Duygu ve düşünce olarak eğer bu coğrafyanın insanlarını kucaklayabiliyorsa, dili farklı da olsa her yazılan “bizim” edebiyatımızdır. 

 

 

Oylum Yılmaz: Kategorize etmeye gerek yok; unutalım hepsini...



Samimi olmak gerekirse her şey bir yana Şafak'ın kitapları edebiyat kapsamına girer mi acaba, ondan şüpheliyim... Dili, yarattığı kurgular, karakterleri, hikayelerinin işlenme biçimleri çok hem de çok sorunlu...

İçinden çıkılması imkansız gibi görünen bir çarkın içine hapsolmuş durumda edebiyatımız. Birileri,gerçek edebiyatın peşinde, kitaplarını bile bastıramaz duruma gelirken, birileri de reklamdı, ilişkilerdi derken, çok satan, çok tanınan oluyor.Edebiyatla okurun arası an be an daha da açılıyor. Bu hale gelince akil olanlar ister istemez, bu kadar ortada olan, o "çok satan" metni de, metni üretenin tavrını da çeşitli yerlerde eleştiriyor, ancak ne dramatiktir ki, eleştiri de nihayetinde söz konusu reklam kampanyasının ürününe dönüşüyor. Üzerinde bu kadar konuşmaya, düşünmeye değer mi? Bence değmez. Şafak yurtdışında doğmuş, "çokkimlikli" bir Türk, bazı romanları Türkçe, bazıları İngilizce. Kategorize etmeye gerek yok; Türkçe yazdıklarını Türkler, İngilizce yazdıklarını Amerikalılar ve İngilizler unutsun bir an önce. Unutalım hepsini...

 

 


Yorumlar

Yorum Gönder


twitterda bu tartışma yapılırken behlül dündar şöyle bir cümle kurmuştu bana: "mesut özil alman milli forması ile gol atınca fifa bunu türkiyenin hanesine mi yazıyor peki?" :)çok gülmüştüm ama doğru bence.

43%
57%

Zonguldak'tan yayın yapan Şehir dergisinin son sayısında bu konu ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Örtüştü şimdi. Sanırım Türk edebiyatı ya da Türkçe edebiyat yerine Türkiye edebiyatı dersek, hiç kimseyi dışlammamış olacağız ve kavramlar yerine daha çok oturacak. Mehmed Uzun Kürtçe yazmış olsa da kaynağı bu coğrafyadır. Dolayısıyla onun yazdıklarını sadece dilinden dolayı bizim edebiyatımızdan saymamak doğru değildir. Örnekler çoğaltılabilir fakat uzatmaya gerek yok. Türkiye edebiyatı sorunu kökten çözecektir, herkesi kapsayacaktır.

34%
66%

Elif şafak hiç okumadım.Bunun sebebi de tam anlamıyla üzerine yorum yaptığımız bu konu.Kendi dili dururken önceliği başka bir dile veren yazar veya yazarlar önyargı oluşturabiliyor insanlarda.Bu sebeple bende elif şafağa karşı bir önyargı taşıyorum ve kendisini samimi bulmuyorum.

41%
59%

Bu tartışma yeni değil. Daha önce Halide Edip Adıvar için de yapılmıştı. Eserlerini öncelikle İngilizce yazan sanatçılardandı, Milli Mücadele'nin unutulmaz yazarı.

Ben bu tartışmanın gereksiz olduğunu düşünmekteyim. 700 yıl boyunca içinde pek çok farsça ve arapça sözcüğün bulunduğu mutasyona uğramış bir dille yazan Divan sanatçılarını Fars edebiyatına hizmet etmişlerdir diyerek dışlamak, Mevlana Fars edebiyatı temsilcisidir demek kadar Elif Şafak'a da Türk edebiyatını temsil etmiyor demek komiktir.

Yazarlar dönemin öne çıkan dillerini kullanarak dünyada adlarını duyurmayı amaçlayabiliyorlar. Bunu divan şiirinde gözlemleyebiliyoruz. Bu hamasi tutumu saçma ve gereksiz bulduğumu belirtmeliyim. Elif Şafak'ın tarzından çokça hoşlanmasam da yapılan yakıştırmayı yanlış buluyorum

41%
59%

işin böyle basite indirgenemeyeceğine ilişkin bir-iki örnek daha: Behlül Dündar'ın İspanyol Edebiyatına sokmasına rağmen Güney Amerikalı yazarlar Latin Amerika ya da Latin Edebiyatı diye anılır, üstelik Brezilya'da Portekizce konuşulmasına rağmen. İrlanda dilinde verilen ve dünya dillerine çevrilen epey eser olmasına rağmen Joyce gibi İngilizce yazanların İrlanda Edebiyatında sayılması zaten söylenmiş, bu yalnızca Joyce, Beckett vs. için geçerli değil, pek çok modern yazar için de geçerli. Kanada Edebiyatı'nın iki dilli oluşu, Afrika Edebiyatı diye bir sınıflandırma içine hem İngilizce, hem başka dünya dilleri hem de pek çok Afrika dilinin girmesi... Sayısız örnek verilebilir. Yani edebiyat sadece ve her zaman dile göre ansınıflandırılmaz. Kaya Genç ve Ömer Türkeş tekarara gerek olmayan çok doğru noktalara işaret etmişler. Kaldı ki bu kolaycılık kendi ülkemiz için bile yapılmamalı. Türk Edebiyatı, Türkçe Edebiyat, Kürt Edebiyatı, Kürtçe Edebiyat, Türkçe yazılan Ermeni, Kürt vs. Edebiyatı ve hatta sitedeki yeni bir haberde görüldüğü üzere şimdi Lazca bir roman... Böyle dar bir yaklaşım yalnızca kendi edebiyat zenginliklerimiz karşında bile sıkıntı yaratır. Kaya Genç'in söyledikleri Atilla İlhan'ın kendini "Türkiyeli şair" diye andıktan sonra başına gelen traji-komik olayları hatırlattı bana.

Elif Şafak'la ilgili Oylum Yılmaz'ın görüşlerine katılıyorum. Görüşlerini de kitaplarını da yapmacık ve gereksiz bulduğum bir yazar. Ama çoğu zaman ona verilen tepkiler başka yerlerde şahit olduğumuz milliyetçi linç histerilerini çağrıştırıyor, buradaki gibi öneri de ancak bu histeriye seslenir. En iyisi "unutalım gitsin" gerçekten...

46%
54%

Onemli bir tartisma, baslatilmis olmasi cok anlamli. Yalniz cogunlukla katildigim Behlul Dundar'in metnine ufak 1-2 not: Joyce Ingiliz edebiyati olarak gecmez, ozellikle Ingiltere veya ABD'de... Joyce Irlandali'dir ve Irlanda edebiyatindan kabul edilir... Onu Ingiliz edebiyati sayanlar nereli oldugunu bilmediklerinden, Britanya'li sayanlar ise ideolojik nedenlerden bu ayrimi yaparlar. Melville ise kanimca Amerika'li bir yazar olarak kabul edilmelidir, cunku kendisi doneminin yazarlari gibi edebiyat uzerinden bir Amerikan kimligi olusturulmasindan dem vuranlardir. Irlanda'nin ve ABD'nin Ingilizce sorunu iki farkli durum ve diger Ingilizce edebiyatlardan baska bir hikayedir.

49%
51%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az… Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor.

Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.