Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Fantazyanın Gerçekliği




Toplam oy: 4
Gerçeğin ne olduğu üzerine uzun uzun düşündüğümüzde, işin içinden çıkamadığımız anlar muhakkak olmuştur. Ya da hayal dünyasında dolaşırken karşılaştıklarımızın, gerçekleşme olasılığıyla baş başa kaldığımız. Peki, ihtimal dışı şeylerin aklımıza bile gelmediği zamanlarda zihnimize düşenlerin âfâkiliği kimi ilgilendirir? Sen kendi kendinin âlemi değil misin?

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de. Çocukluğumdan beri seyyareleri düşünmediğim bir günüm bile olmadı. Göğe ve yere dair cevaplanabilen her soru, beraberinde daha büyük bir sırrı getirdi zihin dünyamda hep. Gerçekler ve hayaller birbirine karıştı. Hâlihazırda karışmaya devam etmekteyse de, yaş aldıkça biraz daha kendi haline bırakır oldum.

 

 

Rüyaların matematiğini çözmeye çalıştığım ilk yaşlar 6-7 olmalı. Şiddetle vurulan tokmaklar, çalınan ziller ve zavallı parmakların orta eklemleri tükenmişlik sendromuna girdiğinde, hiçbir şey olmamış gibi birden kalkıp kapıyı açıveren derin uykularıyla meşhur ağabeyimin rüyalarına sızmaya çalışmıştım. Bir sabah güya elimde mikrofonla şarkı söylüyor sonra bir anda kendimi, Ninja Kaplumbağalara dönüştürüp, musikiden dövüş sanatlarına aktarıyordum. Ağabeyimin şimdi hatırında bile değildir, ama uyandığında ‘’Sürekli seni gördüm rüyamda, değişik bir şeyler yapıyordun’’ dediğini ben hâlâ tebessümle yâd ediyorum.

 

 

Ta o zaman fantazyanın gerçeklikten tamamen bağımsız bir şey olmadığına kani oldum. Düşüncem bu yaşımda da sabittir. Şu âlemde akıl ve vicdan ile bağlarını koparmış ırkdaşlarımızla aynı atmosferde yaşam savaşı vermenin başka izahı yokmuş gibi geliyor bazen çünkü. Sanki Allah, “Aslında bu düşler senin imtihanın’’ dediğinde azıcık rahatlıyormuşum da, ârifler beni olası rehavetten uyandırıyorlarmış gibi. Sonrası hepimizin ‘gerçekliği’ işte… Aklıma bu sevimli hatıratı düşüren Naime Erkovan’ın son kitabı Fantastik Şeyler’deki, “Biraz Daha At” isimli kısa öyküsüdür. Karganın düşürdüğü cevizi, kuşun arkasından fırlattığı günün gecesinde atını rüyasında göremeyen bir kahramanımız var öyküde. İlerleyen zamanlarda kötü düşüncelerden kendisini tamamen uzak tutmaya çalışan, kimsenin kendisini kışkırtmasına izin vermeyen, dilinin ucuna gelen iğneli kelimeleri tehlike anında toparlayıp ortadan kaybolan ve o öyle yaptıkça her gece bir dolunay gibi kendisini tamamlayan atıyla yeniden buluşmaya başlayan kahramanımız.

 

 

“Rüya olamayacak kadar güzel’’ derken anlatıcı, haksız mı? Hele bazen bizi uyandırarak tüm günümüzün enerjisini ona bağlı kılan rüyaların seline hangimiz kapılmadık? Gerçeğin ne olduğu üzerine uzun uzun düşündüğümüzde, işin içinden çıkamadığımız anlar muhakkak olmuştur. Ya da hayal dünyasında dolaşırken karşılaştıklarımızın gerçekliği olasılığıyla baş başa kaldığımız. Peki, ihtimal dışı şeylerin aklımıza bile gelmediği zamanlarda zihnimize düşen şeylerin âfâkiliği kimi ilgilendirir? Sen kendi kendinin âlemi değil misin?

"Neyi istiyorsam, olmayanlar aklımı çeliyor"
Sigmund Freud’un “Kurgunun, hayal gücünün, şiirin tekinsiz olanı, sahiden de özel bir ilgiyi hak ediyor” sözüyle başlayan Fantastik Şeyler’in, tedail noktasında beni çeken bir başka öyküsü “Gramofon” oldu. Öyküyü okurken ‘eşya’yı düşünmek kaçınılmazdı benim için. Maddeler üstü nesnenin hakikatini tam manasıyla anlayabilmek mümkün mü bilmiyorum, ancak onların bir yönüyle canlı olduklarını düşünmeden edemiyorum. Üstüne basa basa parlattığın merdivenlerin mermeri, dokusuna nüfuz eden işaretlerle güneşi mi yoksa yağmuru mu daha çok sevdiğini anlatan palton, ‘nasıl’ kullandığına bağlı olarak tepki gösteren masan, sandalyen, kitabın senden bir ünsiyet kazanıyor. Sen neysen, eşyan da onu yansıtıyor böylelikle. İşte bu öyküde de, varlığını ‘kötülük’ ikliminde sürdüren bir gramofonun, sahibiyle baş başa kaldığında bozuk tınılar çıkarıp elden ele dolaşarak daha çok insana temas etme gayesi, göçebe bir çingenenin ona yaptığı büyünün sonucu. Sıra dışı nağmelerini güzel kadınlara borçlu olan bir aletin, sıra dışı hikâyesi… İnsanın doyumsuz bir varlık olduğu gerçeğiyle, elde ettiğimiz şeylerden sonraki ruh halimize ayna tutarak yüzleşebiliriz. “Neyi istiyorsam, olmayanlar aklımı çeliyor” diye feverân eden bir ressama rastlıyorum “Vagon”da… “Seni istasyonda bekliyorum” çağrısıyla yolculuğa çıkıp her durağa bekleyenini bulma umuduyla varan, ancak düş kırıklığıyla vagonuna geri dönen bir kadının karşılaştığı hiddet bu: “Mavi bulutlar istiyorum ancak gökyüzü mavi. Beyaz bulut yapayım diyorum; dağ olmadan kulübe yapılamaz diyorum ama bu sefer de dağlar yakamı bırakmıyor. Neyi istiyorsam, olmayanlar aklımı çeliyor. Bu resim asla bitmeyecek.” Adamı, kendi kendisini düşürdüğü bu içler acısı durumdan çıkarabilmemin tek yolu, tam da o sırada karşı çıktığım her neyse onu kabullenmekten geçiyor. Okuyucu, kahramanın ta kendisi olabiliyor çünkü bazen…
Okurun dikkatini bir bütün halinde tutmayı başarıyor
Naime Erkovan’ın yazın hayatı Beşinci Düğme’den sonra Soğuk Taht, Asılsız Hikâyeler, Ay ve Güneş Kumpanyası, Akvaryum Fırtınası ile devam etti. Kendisine Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Hikâye Ödülü’nü kazandıran kitabı Olay Berlin’de Geçiyor’da “Gelip geçen fakat durmayan trenler büyütecekti beni” demesi gibi büyütüyor kalemini. Steril çalışmasını ve düşünmesini sağlayan hikâyeden vazgeçmek, Naime Erkovan’ın ifadesiyle “akıl kârı değil”. Fantastik Şeyler’de “Yirmi Yedi Kara Kedi”den “Taş ve Kaya”ya, “Dört Kaftan”dan “Yol Tarifi”ne kadar 18 kısa öykü var. Vuruculuğu ve akıcılığıyla okurun dikkatini bir bütün halinde tutmayı başaran Erkovan’ın sekizinci istasyonunu merakla bekliyor olacağız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.