Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Faulkner'in Nobel konuşması: "Her şey korkmakla başlar"




Toplam oy: 1058
112 yıl önce bugün ilk Nobel ödülleri dağıtılırken, ABD'li yazar William Faulkner (1897- 1962), henüz dört yaşındaydı. Büyük olasılıkla ne o edebiyat dalında bu ödülden alacağını hayal edecek kadar büyümüştü, ne de o zamanlar Nobel Edebiyat Ödülü yazarların hayalini bugünkü kadar süslüyordu. Yıllar sonra yaptığı ödül kabul konuşmasında ise Nobel almayı kafasına koymuş genç kadın ve adamlara seslenecek, "İyi bir yazı yazmak için gereken tek şey kalptir" diyecekti.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel anısına 10 Aralık 1901'den beri ödül dağıtan İsveç Akademisi, Leo Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, Mark Twain, Joseph Conrad, Anton Chekhov, Marcel Proust, Henry James, Henrik Ibsen, Emile Zola, Robert Frost, W.H. Auden, F. Scott Fitzgerald, Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'u atladığı için eleştirildi. Fakat Akademi, ödülü en az bu isimler kadar hak eden William Faulkner, Ernest Hemingway, John Steinbeck, V.S. Naipaul, Doris Lessing gibi birçok edebiyatçıyı ödüllendirdi.

 

Ödüle layık görülen edebiyatçılar da törenin yapıldığı gün ya da törenin ardından yazarın sorumluluklarına ilişkin konuştular. Peki, neler söylediler?

 

Bu soruya cevap olsun diye Alfred Nobel'in ölüm yıldönümü olan bugünden başlayarak, her hafta bir edebiyatçının, kabul konuşmasını yayınlayacağız.

 

İşte, Faulkner'in söyledikleri:

 

Bu ödül bana emanet edildi

 

 

Bayanlar ve baylar,

Bu ödülün şahsıma değil, çalışmalarıma verildiğini düşünüyorum - ızdırap ve terle yoğrulmuş gayesi, zafer kazanmak, hele ki kâr etmek asla olmayan; tek gayesi, insan ruhunun daha önce yaratmadığı metinler yaratmak olan çalışmalarıma. Aslında bu ödül bana emanet edildi. Ödülle beraber gelen parayı amacına ve anlamına uygun şekilde bağışlayacak bir yer bulmak zor olmayacaktır. Ancak ödülün getirdiği şanı da aynı şekilde kullanmak ve bulunduğum bu yeri zirve kabul eden, varlığını benimki gibi bir çalışma hırsına adayan genç kadın ve adamlara seslenmek istiyorum, ki aralarından bazıları günün birinde şu an durduğum yerde duracaktır...

Bugün yaşamakta olduğumuz trajedinin kaynağı öylesine yaygın ve evrensel bir can korkusu ki uzun zamandır bu trajediye maruz kaldığımızdan ona tahammül etmeyi de öğrendik. Ruhsal konuları artık problem etmiyoruz. Çünkü artık tek bir soru var: Beni ne zaman havaya uçururlar? Bu yüzdendir ki bugün yazı yazan genç kadın ve adamlar, insan kalbinin kendiyle çelişmesinden doğan sorunları unuttular. Halbuki iyi bir yazı ortaya çıkarmak için gereken bir tek odur. Bir tek onu yazarken çekilen acıya ve dökülen tere değer.

Yazar bunları tekrar öğrenmeli. Her şeyin korkmakla başladığını öğrenmeli. Çalışma odasında sadece kalbin eski doğrularına, geçici ve ölüme terk edilmiş hikayelerin mahrum bırakıldığı evrensel gerçeklere, sevgiye, onura, acıma duygusuna, gurura, şefkate ve fedakarlığa yer verip, bunları sonsuza dek unutmamalıdır. Bunları öğrenene kadar bir lanetin gölgesinde çalışacaktır. Aşktan değil de ihtirastan bahsedecektir; kimseye değerinden bir şey kaybettirmeyen yenilgilerden, umut ışığı yakmayan zaferlerden bahsedecektir. En kötüsü de tüm bunları acımasız ve şefkatsiz bir üslupla anlatacaktır. Onun acıları evrensel olanın kemiğinde yara izi bırakmaz. O, kalpten değil, salgı bezlerinden yazar.

Bütün bunları yeniden öğrenene kadar insanoğlunun sonunu izliyormuş gibi yazacaktır. Ben, insanoğlunun sonunu kabul etmeyi reddettim. İnsanın ölümsüzlüğünün dayanma gücünden geldiğini söylemek kolay. Kıyamet habercisi son çan da çalınca ve çanın sesi, sönmekte olan o son kızıl akşamda, asılı kalmış son değersiz kayanın yüzeyinden de silinince, işte o anda bile geriye son bir ses kalacak: Onun cılız ve yorulmaz sesi; konuşmaya devam ediyor...

Ben bunu kabul etmeyi reddediyorum. Ben insanoğlunun sadece dayanacağına değil, güçleneceğine inanıyorum. Bütün yaratıklar arasında sadece onun, ama yorulmaz bir sesi olduğu için değil, bir ruhu - şefkat, fedakarlık ve dayanma gücü yüklü bir ruhu- olduğu için ölümsüzlüğü yakaladığına inanıyorum. Şairin ve yazarın görevi işte bunlar hakkında yazmaktır. İçini rahatlatarak insanın dayanma gücünü artırmak ve geçmişteki zaferlerin kaynağı olan cesareti, onuru, umudu, gururu, şefkati, acımayı ve fedakarlığı hatırlatmak onun ayrıcalığıdır. Şairin sesi yalnızca insanoğluna ait kayıtlar değildir, aynı zamanda onun dayanmasına ve güçlenmesine yardım eden destek noktasıdır, temeldir.

 

 


 

* 1949'da edebiyat dalında Nobel Ödülü verilmiyordu. Komite bu ödülü 12 ay gecikmeyle Faulkner'e takdim etti ve yazar kabul konuşmasını 10 Aralık 1950'de, Bertrand Russell'a ödül verilen törende yaptı.

 

Çeviren: Nilhan Kalkan

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Iris Radisch, Andreas Maier’in Die Familie (Aile) kitabını anlatırken söze altmışlı ve yetmişli yılların Alman çocukluğunda, okuldaki toplama kamplarındaki ceset-bedenler, gözlükler ve saçlarla siyah beyaz filmleri düzenli olarak izlemek gerektiğinden bahsederek başlıyor (Die Zeit, 4 Temmuz): “Evde genellikle bunun hakkında kimseyle konuşamazdınız.

Hayatta olduğu gibi anlatılarda da anlamı üreten ikiliklerdir. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki ilişkiden doğar; ilişki için de en az iki şey gerekir, kıyas yapmak için iki şey arasında karşıtlık ya da benzerlik bulmak gerekir. Dramatik kurgunun belkemiğini oluşturan çatışma için de bir ikilik ya da ikilem lazımdır. Tragedyalar aklıyla kalbi arasında kalanları yazar.

Daha çok Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau’nun Adası, Zaman Makinası gibi bilim kurgu ve fantastik romanlarıyla tanınan H. G. Wells (1866-1946) öyküleriyle de bu türün iyi örneklerini vermiştir. Fantazya ve bilim kurgu türünde insan doğasına ilişkin ütopya ya da distopya eserler kaleme alan H. G. Wells, aldığı biyoloji eğitiminin gerçeklerini hikâye ile örnekledi.

Hangimiz unutabiliriz, hayatımızda
en az bir kez var olmuş çocukluğu?
Hangimiz unutabiliriz, büyüdükçe
yas tutmuş, canı yanmış suçsuzluğu?

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.