Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Faulkner'in Nobel konuşması: "Her şey korkmakla başlar"




Toplam oy: 1003
112 yıl önce bugün ilk Nobel ödülleri dağıtılırken, ABD'li yazar William Faulkner (1897- 1962), henüz dört yaşındaydı. Büyük olasılıkla ne o edebiyat dalında bu ödülden alacağını hayal edecek kadar büyümüştü, ne de o zamanlar Nobel Edebiyat Ödülü yazarların hayalini bugünkü kadar süslüyordu. Yıllar sonra yaptığı ödül kabul konuşmasında ise Nobel almayı kafasına koymuş genç kadın ve adamlara seslenecek, "İyi bir yazı yazmak için gereken tek şey kalptir" diyecekti.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel anısına 10 Aralık 1901'den beri ödül dağıtan İsveç Akademisi, Leo Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, Mark Twain, Joseph Conrad, Anton Chekhov, Marcel Proust, Henry James, Henrik Ibsen, Emile Zola, Robert Frost, W.H. Auden, F. Scott Fitzgerald, Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'u atladığı için eleştirildi. Fakat Akademi, ödülü en az bu isimler kadar hak eden William Faulkner, Ernest Hemingway, John Steinbeck, V.S. Naipaul, Doris Lessing gibi birçok edebiyatçıyı ödüllendirdi.

 

Ödüle layık görülen edebiyatçılar da törenin yapıldığı gün ya da törenin ardından yazarın sorumluluklarına ilişkin konuştular. Peki, neler söylediler?

 

Bu soruya cevap olsun diye Alfred Nobel'in ölüm yıldönümü olan bugünden başlayarak, her hafta bir edebiyatçının, kabul konuşmasını yayınlayacağız.

 

İşte, Faulkner'in söyledikleri:

 

Bu ödül bana emanet edildi

 

 

Bayanlar ve baylar,

Bu ödülün şahsıma değil, çalışmalarıma verildiğini düşünüyorum - ızdırap ve terle yoğrulmuş gayesi, zafer kazanmak, hele ki kâr etmek asla olmayan; tek gayesi, insan ruhunun daha önce yaratmadığı metinler yaratmak olan çalışmalarıma. Aslında bu ödül bana emanet edildi. Ödülle beraber gelen parayı amacına ve anlamına uygun şekilde bağışlayacak bir yer bulmak zor olmayacaktır. Ancak ödülün getirdiği şanı da aynı şekilde kullanmak ve bulunduğum bu yeri zirve kabul eden, varlığını benimki gibi bir çalışma hırsına adayan genç kadın ve adamlara seslenmek istiyorum, ki aralarından bazıları günün birinde şu an durduğum yerde duracaktır...

Bugün yaşamakta olduğumuz trajedinin kaynağı öylesine yaygın ve evrensel bir can korkusu ki uzun zamandır bu trajediye maruz kaldığımızdan ona tahammül etmeyi de öğrendik. Ruhsal konuları artık problem etmiyoruz. Çünkü artık tek bir soru var: Beni ne zaman havaya uçururlar? Bu yüzdendir ki bugün yazı yazan genç kadın ve adamlar, insan kalbinin kendiyle çelişmesinden doğan sorunları unuttular. Halbuki iyi bir yazı ortaya çıkarmak için gereken bir tek odur. Bir tek onu yazarken çekilen acıya ve dökülen tere değer.

Yazar bunları tekrar öğrenmeli. Her şeyin korkmakla başladığını öğrenmeli. Çalışma odasında sadece kalbin eski doğrularına, geçici ve ölüme terk edilmiş hikayelerin mahrum bırakıldığı evrensel gerçeklere, sevgiye, onura, acıma duygusuna, gurura, şefkate ve fedakarlığa yer verip, bunları sonsuza dek unutmamalıdır. Bunları öğrenene kadar bir lanetin gölgesinde çalışacaktır. Aşktan değil de ihtirastan bahsedecektir; kimseye değerinden bir şey kaybettirmeyen yenilgilerden, umut ışığı yakmayan zaferlerden bahsedecektir. En kötüsü de tüm bunları acımasız ve şefkatsiz bir üslupla anlatacaktır. Onun acıları evrensel olanın kemiğinde yara izi bırakmaz. O, kalpten değil, salgı bezlerinden yazar.

Bütün bunları yeniden öğrenene kadar insanoğlunun sonunu izliyormuş gibi yazacaktır. Ben, insanoğlunun sonunu kabul etmeyi reddettim. İnsanın ölümsüzlüğünün dayanma gücünden geldiğini söylemek kolay. Kıyamet habercisi son çan da çalınca ve çanın sesi, sönmekte olan o son kızıl akşamda, asılı kalmış son değersiz kayanın yüzeyinden de silinince, işte o anda bile geriye son bir ses kalacak: Onun cılız ve yorulmaz sesi; konuşmaya devam ediyor...

Ben bunu kabul etmeyi reddediyorum. Ben insanoğlunun sadece dayanacağına değil, güçleneceğine inanıyorum. Bütün yaratıklar arasında sadece onun, ama yorulmaz bir sesi olduğu için değil, bir ruhu - şefkat, fedakarlık ve dayanma gücü yüklü bir ruhu- olduğu için ölümsüzlüğü yakaladığına inanıyorum. Şairin ve yazarın görevi işte bunlar hakkında yazmaktır. İçini rahatlatarak insanın dayanma gücünü artırmak ve geçmişteki zaferlerin kaynağı olan cesareti, onuru, umudu, gururu, şefkati, acımayı ve fedakarlığı hatırlatmak onun ayrıcalığıdır. Şairin sesi yalnızca insanoğluna ait kayıtlar değildir, aynı zamanda onun dayanmasına ve güçlenmesine yardım eden destek noktasıdır, temeldir.

 

 


 

* 1949'da edebiyat dalında Nobel Ödülü verilmiyordu. Komite bu ödülü 12 ay gecikmeyle Faulkner'e takdim etti ve yazar kabul konuşmasını 10 Aralık 1950'de, Bertrand Russell'a ödül verilen törende yaptı.

 

Çeviren: Nilhan Kalkan

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kavramların ve tanımlamaların çoktan buharlaşıp yok olmaya yüz tuttuğu 21. yüzyılda, “Türkçe Edebiyat-Türk Edebiyatı-Yerli Edebiyat” isimlendirmelerinden hangisini kullanmanın doğru olduğu tartışmaları da halen sürüyor. Aslında bu tartışma, içerisinde birçok soruyu barındırıyor: Kullanılan dil midir bir eseri var kılan sadece? Edebiyatı dil ile sınırlamak ne kadar doğrudur?

Zombilik müessesesine merakım The Walking Dead’in aylaklarının ekranlara hükmetmesinden çok öncelere, Romero’nun öncü filmlerine kadar uzanır ve içinde zombi olan hemen her şeyi izlerim. Haliyle Game Of Thrones final sezonu ve Avengers: End Game’in işgal ettiği gündemde gözden kaçması muhtemel Black Summer’ı es geçemezdim.

 

Boş gevezeliklere katılmayıp köşesinde bekleyen suskunlara ne zaman baksam, şöyle bir duyguya kapılırım. Sanki içlerinde muazzam bir hikâye birikmektedir. Anlatmak için bir çılgınlık anını bekler gibidirler. O an bir türlü gelmez ve onlar da dillerini tuttukça, sessizlikleri de gitgide koyulaşır. Bir hikâye oluşturup kâğıda dökmek de çoğu zaman böyle bir dürtünün sonucu mudur, bilemiyorum.

On İki Gezici Öykü, Gabriel García Márquez’in (1927-2014) gerçekler ve düşleri iç içe anlattığı büyülü gerçekçilik yaklaşımını en iyi yansıtan, onun baş eserlerinden biridir. Kitap, Márquez’in on sekiz yıl boyunca aralıkla birkaç kez yazdığı öykülerin bir araya getirilmesiyle oluşur.

 

KANSAS EYALETİ’NE KARŞI AÇILAN EDEBİ DAVA

 

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.