Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gulam Hüseyin Şaedi: İran Edebiyatının Marquez'i




Toplam oy: 9
Dört kısa öyküden oluşan Dendil, Sâedi’nin yer yer trajikomik, yer yer kara mizahi bir üslubu da ne kadar iyi kullandığını okurlarına gösteriyor. Özellikle, kitaba da ismini veren “Dendil” öyküsü adeta bir tiyatro metni tadında.

Modern İran edebiyatını, sanırım bir kısım özel ilgili okur haricinde pek tanımıyoruz. Öykü ve romanda Sâdık Hidâyet, şiirde Furuğ Ferruhzad dışında bir isim verebilmek pek de kolay değil. Gerçi bu isimler de tıpkı modern İran müziği ya da İran sinemasının tanınmış isimleri gibi aslında hayatının büyük ve önemli bir kısmını İran dışında geçirmiş, İran’daki siyasi atmosferin getirdiği sonuçlar yüzünden Avrupa’da yaşamak (ve ölmek) zorunda kalmış, eserleri de Avrupa aracılığıyla bizlere ulaşmış sanatçılar. Gulam Hüseyin Sâedi de bu isimlerden biri. Türk asıllı bir İranlı olan Sâedi, 1936 yılında Tebriz’de dünyaya gelmiş. Sosyalizm düşüncesine olan eğilimi nedeniyle, daha on sekiz yaşına bile gelmeden, yazdıkları nedeniyle birçok soruşturmadan geçmiş. İran İslam Devrimi sonrasında da (1979) Paris’e iltica etmek zorunda kalmış ve 1985 yılında Paris’te hayata veda etmiş. Kendiyle aynı kaderi yaşamış olan Sâdık Hidâyet’le yan yana yatmakta hatta.

 

Modern İran şiirinin önemli isimlerinden Ahmet Şamlu’nun, “O, İranlılar için Márquez’den önceki Márquez’dir” diye tarif ettiği Sâedi, gerçekten de büyülü gerçekçi metinlerin yazarı. Özellikle, Türkçeye Bayel Ağıtçıları ismiyle çevrilen ve birbirine bağlı sekiz ayrı hikâyeden mürekkep romanında, büyülü gerçekçi anlatıların zirvesine ulaşmıştır diyebiliriz. Hatta bu kitaptaki “Dördüncü Hikâye”, Sâedi ve İranlı yönetmen Daryuş Mehrcui tarafından senaryolaştırılmış, yine Mehrcui tarafından “İnek” adıyla beyazperdeye aktarılmış. Bu film, İran sineması için de bir milat olarak tanımlanır. Birçok ünlü İranlı yönetmen, “İran Yeni Dalgası” akımının öncüsü olarak kabul edilen bu filmin peşi sıra artık dünyaca kabul görmüş “İran Sineması”nı ortaya çıkarmışlardır. Öyle ki, ünlü İranlı yönetmen Asghar Farhadi bile, 2016 yılında Cannes Film Festivali’nde yaptığı ödül konuşmasında, Gulam Hüseyin Sâedi’yi şükranla anacaktır…

 

Bayel Ağıtçıları ve Top romanlarından sonra, YKY tarafından dilimize kazandırılan Sâedi’nin öyküleri de kısa bir süre önce okuruyla buluştu. Dört kısa öyküden oluşan Dendil, Sâedi’nin yer yer trajikomik, yer yer kara mizahi bir üslubu da ne kadar iyi kullandığını okurlarına gösteriyor. Özellikle, kitaba da ismini veren Dendil öyküsü adeta bir tiyatro metni tadında. Zaten birçok tiyatro oyununa da imza atan Sâedi’nin öykülerinde de diyalog ağırlıklı bir biçimi tercih ettiği görülüyor. (Her ne kadar öykülerde sürekli olarak her konuşmada “dedi, dedi” tekrarları okuru biraz yorsa da, kendine has bir üsluba sahip bir yazarı okurken bu kadarcık sorun da kolaylıkla görmezden gelinebilir diye düşünüyorum.)

 

Farsça şekerdir, Türkçe ise hüner

 

Zamanının İran’ının genelevleriyle meşhur bir mahallesi olan Dendil’de, genç bir kız ve Amerikalı bir komutanın etrafında gelişir bu öykü. Mahalleliler, Dendil’i kalkındıracak yeni “sermaye” olarak gördükleri genç Tamara’yı bu Amerikalı onbaşıya sunmaya çalışırlar. Toplumun çürümüş zihniyetini, toplumcu edebiyatın kısır anlatısına yenik düşmeden, trajikomik ve hatta yer yer kara mizah unsurlarla, yine tiyatral (teatral olabilir) bir havayla okuruna sunmayı başarır Sâedi.

 

İranlıların meşhur, “Farsi şeker est, Torki honer est. (Farsça şekerdir, Türkçe ise hüner.)” sözünü de akılda tutarak, anadili olan Türkçede eser verememenin hüznünü ömrü boyunca yaşayan Gulam Hüseyin Sâedi’nin eserlerini dilimize kazandıran çevirmenleri de anmamak olmaz. Makbule Aras Eivazi ve Farhad Eivazi, usta işi bir hünerle başarmışlar çeviriyi. Oldukça yerel temaları işleyen, ama diğer yandan da evrensel bir yazarın eserlerini neredeyse anadilinde okurcasına tat almamızı sağlamışlar.

 

 

DENDİL
Gulam Hüseyin Sâedi

ÇEV: Makbule Araz Eivazi –
Farhad Eivazi

YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra’da Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: “... A Midsummer’s Night’s Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu.

Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok “yazarların yazarı” olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü.

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.