Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Haruki Murakami hakkında az bilinen 15 detay




Toplam oy: 525

Haruki Murakami’nin dünya çapında tanınan ve sevilen bir yazar olduğu tartışma götürmez. Aynı zamanda çağının en üretken yazarlarından biri olan Haruki Murakami şu günlerde ülkemizde “yetişkinler için masal” olarak nitelenebilecek olan Tuhaf Kütüphane kitabıyla gündemde. Öte yandan yazarın gündelik hayatına dair pek fazla şey bilmiyoruz. Türkçede Koşmasaydım Yazamazdım adıyla yayımlanan otobiyografik denemeleri ve çeşitli gazetelere verdiği röportajlar dışında pek fazla veri de bulunmuyor elimizde. Hal böyleyken yazarın hayatını merak eden okurları için Haruki Murakami hakkında az bilinen 15 detayı bir araya getirdik:

1.    Bir roman yazmaya beyzbol maçı izlerken karar vermişti. İnanması güç gelse de Murakami’nin yazarlık kariyeri bir nisan günü, beyzbol maçı izlerken başlamış aslında. “Bir anda benim de bir roman yazabileceğim hissine kapıldım,” diyor Murakami verdiği bir röportajda. “Nedendir bilmem ama bir aydınlanma anı gibiydi.” Maçtan sonra eve gidip masanın başına oturmuş ve ilk romanını yazmaya koyulmuş.


2.    Haruki Murakami ödüllü bir yazar olmadan önce, tam 7 yıl boyunca bir caz bar işletmişti. Koşmasaydım Yazamazdım’da o günlerde insanlarla içli dışlı oluşunun ve biriktirdiği hikayelerin sonrasında öykülerine nasıl yansıdığını da anlatıyor yazar. Barın adı neydi diye merak edenler için: Yazar Guardian’a verdiği 2011 tarihli bir söyleşide barın adının Peter Cat olduğunu söylüyor.


3.    Murakami ilk romanını İngilizce olarak yazmaya başlamıştı, fakat sonra Japonca ile devam etti. Yazar ilk romanını yazarken “sadece kulağa nasıl geldiğini duymak için” ilk sayfaları İngilizce yazmayı denemiş. Fakat sonra İngilizceye Japonca kadar hâkim olmadığı için Japoncayla devam etmiş. Yazar bu denemesini şimdilerde iyi bir yazı egzersizi olarak gördüğünü söylüyor. “Basit ve kısa cümleler yazıyordum,” diyor yazar Lit Hub’a verdiği söyleşide. “Ortaya çıkan sonuç pürüzlü, yontulmamış ve sıkıcıydı. Ama kendimi bu yöntemle ifade etmeye çalışmak yavaş yavaş kendine özgü bir ritim meydana getirdi.”


4.    Yazarların ilk eserleri ister istemez acemiliklerini de yansıtır. Bu durum Murakami açısından da pek farklı değilmiş belli ki. Zira yazar ilk iki romanının İngilizceye çevrilmesini hiç istememiş. “İlk iki kitabım Japonya dışında yayımlanmadılar, ben yayımlanmalarını istemedim,” diyor Murakami Paris Review’a verdiği 2004 tarihli röportajda. “Olgunlaşmamış işlerdi, oldukça kısaydılar. Onlar için entipüften desek yalan olmaz!”

5.    İşin aslı Haruki Murakami’nin kendisi de bir çevirmen. Fakat kendi romanlarından hiçbirini İngilizceye çevirmemiş. Yazar Guardian’a verdiği röportajda yıllar boyunca İngilizceden Japoncaya birçok kitap çevirdiğini fakat Japoncadan İngilizceye hiç çeviri yapmadığını söylüyor. Yine de eserlerinin çevirisinde düzenli olarak çalıştığı çevirmenler mevcut.


6.    Yazarın uzun vadeli hedeflerinden biri de Muhteşem Gatsby’yi çevirmek. Yazar bu hedefi kendisine 30’lu yaşlarında koymuş ve 60’lı yaşlarına kadar bu çeviriyi yapmayı hedefliyormuş. Bu hedefin altında elbette ekonomik bir kaygı bulunmuyor, yazar bunu tümüyle kendi için yapacakmış.


7.    Murakami romanlarının orijinal hallerini, özel bi gerekçesi olmadıkça, tekrar okumuyormuş. Fakat İngilizce çevirilerini zaman zaman açıp tekrar gözden geçiriyormuş. “Bunu, orijinal metinle arasındaki mesafe sebebiyle, oldukça eğlenceli buluyorum ve çoğu zaman keyifle okumuşumdur,” diyor yazar yine verdiği bir röportajda.

 


8.    Kimi yazarlar henüz masanın başına oturmadan evvel yazacakları romanı en ince ayrıntısına kadar planlamayı severler. Fakat Murakami onlardan biri değil. 2011 yılında Guardian’a verdiği bir röportaja bakılacak olursa yazar tümüyle plansız ve kendi deyişiyle “sezgisel” bir biçimde yazıyor.


9.    Birçoğumuz gibi Murakami de son teslim tarihlerinden hoşlanmıyor. “Bitmişse bitmiştir,” diyor yazar 2014 tarihli bir röportajında. “Ama bitmemişse de bitmemiştir!”


10.    Yine aynı röportajda ilk taslağı bir tür işkence olarak tanımlıyor Murakami. Tahmin edilebileceği gibi ilk taslağın üzerinden bir tekrar yazım işine girişiyor yazar; daha iyi, daha da iyi, daha da iyi olana dek.


11.    Haruki Murakami eşi Yoko’nun görüşlerine oldukça önem veriyor. Eşi yazarın ilk okuyucusu olmakla kalmıyor, kimi zaman tekrar yazmayı bırakması gerektiği konusunda uyarıyor da.


12.    Yazara ilk büyük çıkışını sağlayan İmkânsızın Şarkısı yazar için bir “deney” niteliğindeydi. Aynı zamanda yazarın ilk realist romanı olan İmkânsızın Şarkısı için şöyle diyor: “Kendime yüzde100 realist bir roman yazabileceğimi kanıtlamak istedim. Ve bana sorarsanız bu deney sonrası için oldukça yardımcı oldu.”


13.    Murakami’nin kitaplarında sık sık kedilere rastlamamızın aslında çok basit bir nedeni var: Murakami kedileri seviyor! “Bunun sebebi muhtemelen kedilere düşkün olmam,” diyor bir röportajında. “Küçüklüğümden bu yana etrafımda hep kediler oldu.”


14.    Görünen o ki Murakami hâlâ kendi başarısının şaşkınlığını yaşıyor. Söylediklerine bakılacak olursa elde ettiği başarı yazara oldukça gerçek dışı görünüyormuş. “Aslını isterseniz profesyonel bir romancı olmayı başarmış olmak, şimdi bile, büyük bir süpriz benim için,” diyor yazar New Yorker’a verdiği 2013 tarihli röportajda.


15.    Son 25 yıldır yazdığı hemen her şey çok satan bir yazar olarak Murakami’nin herhangi bir maddi zorluk yaşamadığı açık. Fakat görünen o ki yazarın bir yılda ne kadar kazandığına dair bir fikri de yokmuş. Zira paranın yönetimi karısına aitmiş. “Bir yılda ne kadar kazandığımı hiç bilmiyorum,” diyor yazar 2011 tarihli Guardian röportajında. “Gerçekten hiçbir fikrim yok!

 

EK

 


 

 

Kaynak: Bustle

 

Görsel:

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.