Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hayatımı yazsam roman olur!




Toplam oy: 7
Harvard’da ilk yılını geçiren genç bir kadın olan Selin’in aylaklığını, keşiflerini ve tanışmalarını takip ediyoruz. Bu yönüyle hakikaten bir ilkgençlik romanı Budala. Arkadaşları Ivan ve Svetlana ile kurduğu bağ, Selin’in Rus dili ve edebiyatıyla olan ilişkisine benziyor: Yeni ve gizemli.

Pek çoklarından duymuş, hikâyelerden okumuşuzdur: Hayatımı yazsam roman olur! Ne ki, kurmacanın içine bir ömrü, hadi diyelim bir ömrün parçalarını sığdırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Evet, sahiden de, her insan anlatıcısını bekleyen bir hikâyedir; ama o anlatıcının “kendi” olması işi iyiden iyiye çetrefil hale sokar. Bütün bunlara karşın, çağdaş edebiyatta bunun üstesinden gelen yazarları okumak, biz öteki çağdaşlar için mutluluk verici. Onlardan birinin, yayınlanmış her iki kitabıyla Amerika’da ses getiren -ve üçüncüsü merakla beklenen- Elif Batuman’ın Budala’sı nihayet Türkçede basıldı...

 

Bir süredir, telif ya da çeviri, yolumun kesiştiği pek çok yeni kitapta gündelik hayatı okuyorum. Üniversite yıllarımda Henri Lefebvre ve metinleriyle pek bir içli dışlı olduğumdan olacak, hoşlanıyorum da bundan. Özellikle düşünürün The Critique of Everyday Life ya da Gündelik Hayatın Eleştirisi (Sel, 2012) kitabı, sıkı bir referans kitabıdır. Lefebvre’in gündelik hayata olan ilgisi, burada bir problem yakalamasıyla ilişkilidir. Öyle ki, gündelik hayat, “en çetin sorunlardan birini, tekrar sorununu” gündeme getirir. Yoğun bir Karl Ove Knausgaard okumasının üzerine geldi Batuman’ın Budala’sı. Bu tesadüfün zihnimi gündelik hayata taşıması ise, herhalde tesadüf olmasa gerek.

 

Kendini ve zamanı yazıyor

 

Hem Knausgaard hem Batuman, her şeyden önce iyi birer gözlemci. İki yazar da, metinlerini hayatını hikâyeleştirerek kuruyor. İsveçli yazarın Kavgam serisinde bütün yaşamını izlerken, Budala’da baş karakter Selin üzerinden Batuman’ın Harvard yıllarını okuyoruz. Pekala, yazarların yaşamından izlek denilebilir bu metinlere. Tıpkı yıllar önce Thomas Bernhard’ın, daha da önce Dostoyevski’nin yaptığı gibi. Nasıl, Bernhard’ın Avusturya entelijansiyasının yozlaşmış taraflarını anlatırken duyduğu hiddeti hissediyor ya da Suç ve Ceza’da sanki bir filmin içinde, dönemin St. Petersburg’unda toplumun bir parçası haline geliyorsak, Elif Batuman da bizi milenyum arifesinin akademiye yeni adım atmış ilkgençleriyle tanıştırıyor. Budala elimizdeyken, sanki Selin’in emanet dostu oluyor ve “o anın içinde yaşıyoruz”.

 

Çağdaşımız yazarların, çoğu kez, kurguya zeval gelmesin diye metinlerindeki “ben”i reddettiğini, bunun olsa olsa okurun gözüyle ilgili olabileceğini ifade eden söyleşilerini okuruz. Elif Batuman bunu reddetmiyor, apaçık, “kendini ve zamanı” yazdığını teslim ediyor. The Guardian’dan Paul Laity’e, yazarlığı, yaşamının her dakikasını elden çıkarma uğraşı olarak gördüğünü söylüyor.

 

Kurguda, Harvard’da ilk yılını geçiren bir genç kadın, Selin’in aylaklığını, keşiflerini ve tanışmalarını takip ediyoruz. Bu yönüyle hakikaten bir ilkgençlik romanı Budala. Arkadaşları Ivan ve Svetlana ile kurduğu bağ, Selin’in Rus dili ve edebiyatıyla olan ilişkisine benziyor: Yeni ve gizemli. Batuman’ın romanında, tıpkı adamakıllı çizilememiş bir çizgi gibi, çalkantılı günlerin ve bağımsız ders içeriklerinin peşinden sürükleniyoruz. Kurguda zamanın dağınıklığı okurun takibini zorlasa da, hikâye, böylece gündelik hayata daha bir dokunur oluyor.

 

“Kendinden daha da uzun gecelere uzanan uzun günlerde, yerleştirme sınavları için bir sınıftan diğerine sürüklendim. Zemin katta oturup Rönesans insanı olmak mı daha iyi, yoksa bir uzman olmak mı konulu denemeler yazmak zorundaydınız. Melankolik kelime problemlerinden oluşan nicel mantık testleri vardı ve her akşam, yerde oturup kocaman bir denizdeki küçük bir balık olduğunuzu anladığınız kalabalık toplantılar olurdu, bu durumun endişe kaynağı olmaktan ziyade canlandırıcı bir sorgulama olarak görülmesi gerektiği ileri sürülürdü. Balıkla ilgili şeyi düşünmeye ağırlık vermemeye çalıştım, ancak bir süre sonra beni aşağı çekmeye başladı. Birileri size devamlı büyük denizdeki küçük balık olduğunuzu söylerken neşeli hissetmek zor oluyordu.”

 

Elif Batuman’ın Pulitzer finalisti romanı Budala’yı, şimdilerde üzerinde çalışmakta olduğu üçüncü kitabı izleyecek. Neredeyse bir buçuk yıl önce, çağının durum ve koşullarına uygun olarak inzivaya çekildiğini bir tweet ile duyuran yazarın, dönüşü de herhangi bir sosyal mecradan gelecek bir “bildirim” ile olacak. Çünkü gündelik hayat böyle işler ve işlemeye devam edecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.