Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Heybeyi Anılarla Doldurmak




Toplam oy: 2
En yakını otuz yedi yıl önce yazılmış bu yazılar, bugün aynı bölgelere seyahat edecek okur için bir manzara fotoğrafı işlevi görüyor. Öyle ki, Haldun Taner’in Sovyetler’den İngiltere’ye, dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlerde yaptığı bir mukayese değil. Buraları, Türkiye’nin söz konusu tarihlerdeki haliyle karşı karşıya koyup kötücül şeyler söylemiyor.

Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler.

 

Şöyle sanılmasın: Metin, konu kenti görmüş, içinden geçmiş birini ilgilendirmez. Tam tersi, en çok İstanbul’da yaşayanın ilgisini çeker İstanbul kitapları. Ama yine de, seyahatnamenin özünde, okurun bir seyahat planı yapamadığı yerleri ona gösterme, en doğru tabirle aktarma niyeti vardır. Haldun Taner de, Düşsem Yollara Yollara’yı niçin yazdığını anlatırken, bir borçtan söz ediyor: “Yoldan gelen çok konuşur, derler. Bundan doğal ne olur. Zaten çevre de insanı kışkırtır. ‘Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat’ der. Dış gezilerden dönüşümde başlıca borcumun gördüğümü okurlarıma anlatmak, izlenimlerimi onlarla paylaşmak olduğunu hiç unutmadım. Düşsem Yollara Yollara’daki notlar işte bu duyguyla yazıldı. İçtenlikle, dostlukla. İçten bir dostluğun iletişim itişiyle. Sizi yararlı yoldan oyalayabilirse, sevinirim.”

 

Düşsem Yollara Yollara’nın ilk baskısı bundan kırk yıl önce, Haldun Taner’in kitaba giren seyahatleri için gazetelere yazdığı yazıların toplanmasıyla yapılmış. Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2019’da çok iyi bir iş yaptı ve kitabın içeriğini genişletip fotoğraflarla zenginleştirerek yepyeni bir edisyon oluşturdu. Tekin Yayınevi’nin yaptığı 1979 baskısından tek eksik kalır yanı kapak deseni. Aşağıda göreceksiniz, yirminci yüzyılın ikinci yarısında filmlere, kitaplara bir seyahat imgesi olarak girmiş “sopaya takılı bohça” fikri, sopa-dolma kalem ikamesiyle oluşturulmuş. Yeni baskıdaki portre elbette çok zayıf kalıyor bunun yanında; sanki bize, günümüz yayıncılığının incelmiş iplerini gösteriyor.

Yazar adeta fotoğraf çekiyor
Haldun Taner’in seyahat yazıları on yedi bölüme ayrılmış, 1956 ila 1982 yılları arasında yayımlanmış yazıları içeriyor. Kronolojik sırayla: Yunanistan-İtalya, Yugoslavya, Belçikaİngiltere, İsrail, İran, Fransa, Macaristan, Avusturya, Almanya, Sovyet Rusya, Hindistan, Polonya, Hollanda, Romanya, Çekoslavakya, İsveç ve Mısır. Yugoslavya, İsrail ve Mısır bölümleri bu edisyona özel, yukarıda değindiğim içeriği zenginleştiren kısımlar yani... Dikkatimi çeken şu: Çok uzak olmayan yıllarda yayınlanan başka seyahatnamelere de bakıldığında görünen o ki, ülkeler hiç de rastlantısal olmayan bir biçimde kesişiyor. Örnekse Çetin Altan’ın toplamında, bir Afganistan fazlası görünüyor. Meraklar mı benzeşiyor, yoksa seyahat imkanları mı bunu gerektiriyor? Orası tanıklık etmişlerin aklının ereceği şey...
En yakını otuz yedi yıl önce yazılmış bu yazılar, bugün aynı bölgelere seyahat edecek okur için bir manzara fotoğrafı işlevi görüyor. Öyle ki, Haldun Taner’in Sovyetler’den İngiltere’ye, dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlerde yaptığı bir mukayese değil. Buraları, Türkiye’nin söz konusu tarihlerdeki haliyle karşı karşıya koyup kötücül şeyler söylemek değil onun yaptığı. Tuncay Birkan da, 2016’da K24’e yazdığı Haldun Taner yazısında kitaptan söz ederken “Türkçedeki en güzel örneklerindendir” der ve bunu kıyaslamadan, ders çıkarma gayesi olmadan yapmasıyla ilişkilendirir.
Haldun Taner, hakikaten de bir fotoğraf çekiyor gibi, olduğu ve hissettiği gibi aktarıyor okura kentin altını üstünü: “Gece uçaktan iner inmez, hatta daha havada iken insanın gözünü ilk alan yeni Brüksel Havalimanı oluyor. Bir saat önce kalktığımız Paris’in Bourget Meydanı bunun yanında bir taşra limanı kaldı. Belçikalılar bu işe dünyanın en büyük havaalanını yapmak iddiası ile başlamışlar. Başlamışlar ama ne var ki hâlâ bitirememişler.”
Kurgu dışı edebiyat metinlerinin en keyiflisi
İtalya seyahatine dönemin ünlü senaristlerinden Zavattini’yle yaptığı bir söyleşiyi sığdırıyor, İsrail’e göçmenler penceresinden bakıyor, Sovyetler’de Nazım Hikmet’in eşi Vera’yı bulup onunla buluşuyor Haldun Taner. Onun derdi kenti, gündelik hayatı ve insanları görmek, heybesini anılarla doldurmak. Olduğu gibi aktaralım: “Nasıl tanıştıklarını, Nazım’ı koca olarak hiç mi hiç aklına getirmemiş olduğunu, onu bir büyük yazar olarak, bir mit olarak saydığını, aşkını itiraf edince çok şaşırdığını, o sırada kendisinin evli bulunduğunu anlatan genç kadına mihmandarım ışık açmanın sakıncası olup olmadığını soruyor. Vera Hikmet, yanı başındaki abajuru yaktı ve birden sustu: Işık olunca utanıyorum, dedi.”
Burada sayfalar boyu, Haldun Taner’in gezdiği ülkelerden topladığı onlarca anıyı aktarma işlevi gören cümleler kurulabilir elbet. Lakin, yazının başında işaret ettiğim gedikli seyahatname okurlarının da hak vereceği üzere, kurgu dışı edebiyat metinlerinin açık ara en keyiflisi olan bu kitapları müstakbel okurlara işaret edip bir adım geri çekilmek, şimdi benim yapabileceğim en iyi şey.
Yazıyı bitirirken, seyahatname okurları için unutulan kitaplardan birini, yazıda da sözünü ettiğim, Çetin Altan’ın İsrail, İsveç, İran, Afganistan ve Romanya gezilerini anlatan kitabı Bir Uçtan Bir Uca’yı da ısrarla önermiş olayım... Adımladığı yerlere Haldun Taner’inkinden bambaşka bir gözle bakar, aklında hep Türkiye varken gezer o. İnanın, böylesi de iyidir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az… Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.