Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

İkisiBirArada // Steinbeck'in peşinde yollara düşmek




Toplam oy: 497
“Bu devasa ülkeye tekrar bir bakmaya ve onu tekrar keşfetmeye karar verdim.”

Son zamanlarda özellikle popüler romanlar vesilesiyle karşımıza çıktı iz sürme seyahatleri. Dünyanın dört bir yanından insanlar, zaten bir turizm kenti olan Paris’i, bir de Dan Brown’ın Da Vinci'nin Şifresi romanı rehberliğinde gezdiler. Romandaki simgebilim profesörümüz Robert Langdon’ın kat ettiği gibi, Louvre Müzesi’nden başlayarak Paris’in çeşitli bölgelerine yürüyüş rotaları çizildi. Ya da zaten çizilmiş olan “Gül Çizgisi” takip edildi! Çılgınlık derecesi biraz daha düşük olmakla beraber benzer bir durum, Stieg Larsson’un Millennium serisi için de geçerliydi. Stockholm sokaklarını “ejderha dövmeli kız” veya gazeteci Mikael Blomkvist eşliğinde gezmek mümkündü artık. Hatta Stieg Larsson’un, romanlarını yazdığı dönemde uğrak yerlerinden biri olan kafeler de ünlendi bu anlamda.

 

 

Örnekleri böylesi popüler romanlar üzerinden vermek, iz sürmeyi de popülarize etmek ve biraz “hafifletmek” anlamına geliyor ister istemez. Oysa edebiyat tarihi, değişik yöntemlerle de olsa, böylesi iz sürmelerle dolu. Daha “ciddi” bir örnek olarak, John Steinbeck verilebilir.

 

Zaten gençlik dönemlerinden beri bir gezi tutkunu olduğu bilinen John Steinbeck, 1960 sonbaharında, bir Amerika turuna çıkmaya karar verir: “Bu devasa ülkeye tekrar bir bakmaya ve onu tekrar keşfetmeye karar verdim.” Don Quijote’nin atının adı olan Rocinante adını verdiği özel yapım karavanıyla, yanına da tek bir yol arkadaşı (bir Fransız kanişi olan Charley) alarak yola koyulur. 34 eyalette 15 bin küsur kilometre yol yapacağı bu yolculuğu roman yazmaya benzetir Steinbeck. Bir yönüyle, aslında hep iyi bildiği, “ruhunu” anladığı söylenen Amerika’yı yeniden keşif yolculuğudur çıktığı. Örneğin, günün birinde çekip gitmek, hiçbir bağları olmadan özgürce dolaşmak isteyenlerle karşılaşır çoğunlukla Steinbeck, “Gittiğim her eyalette bu bakışı gördüm ve bu özlemi duydum,” diye yazar. Yöresel şivelerin ortadan kalkmaya başladığna, radyo ve televizyonun etkisiyle konuşmaların tektipleştiğine üzülerek tanıklık eder: “Kelimeleri ve kelimelerdeki sonsuz olasılıkları seven birisi olarak bu kaçınılmaz son beni üzüyor,” der. Kısacası, şu soru belirir: Tanıdığı ve romanlarında resmettiği Amerika’yla yeniden karşılaşabilecek midir gerçekten?

 

Steinbeck’in söz konusu yolculuğunu, biraz da yukarıdaki sorunun peşinde yapılmış bir yolculuk olarak okumak mümkün; cevabı da, Steinbeck’in 1962 tarihli Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında isimli kitabında bulmak mümkün. Bu yazının asıl konusuna, yani bir yazarın ya da bir eserin peşinde çıkılan yolculuklara dönersek; karşımıza bu sefer de Geert Mak’ın kitabı çıkıyor: Steinbeck’in Ruhuyla Amerika Yollarında.

 

 

 

Günümüz gözü ve kulağıyla Amerika’yı yeniden keşfetmek

 

Steinbeck ile köpeği Charley’nin izini, yarım yüzyıl sonra sürüyor Hollandalı gazeteci yazar Geert Mak; 2010 yılında, Steinbeck’in Amerika gezisini, “günümüz gözü ve kulağıyla tekrarlama” kararı alıyor. Eşiyle birlikte, yanına birkaç çanta ve epey de okunacak şey alan Geert Mak, elbette şu soruyu da peşine takıyor: “Steinbeck acaba günümüz Amerikası karşısında nasıl bir tavır takınırdı?” İşte bunun cevabını da, Geert Mak’ın Türkçeye yakın bir zaman önce çevrilen Steinbeck’in Ruhuyla Amerika Yollarında isimli hacimli kitabında bulmak mümkün. 

 

Bu iki kitabı bir arada okuyunca, insanın yola çıkası geliyor!

 

 

 


 

 

 

Görsel: Murat Miroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.