Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

İntikam Mı? Mahvolmak Mı?




Toplam oy: 8
Osman, Ayfer Tunç’un diğer bir romanı olan Dünya Ağrısı’nın Mürşit’ine çok benzemektedir. Dünya Ağrısı, bütünüyle Mürşit’in bakış açısı ve anlatımından oluşur. O yüzden Dünya Ağrısı tek boyutlu ilerler. Her şeyi Mürşit’in dilinden öğreniriz. Karşı tarafa veya çevresindeki insanlara söz hakkı tanınmaz. Onların sözleri de, Mürşit’in yorumlarıyla romanda yerini alır. Osman’ın günlüklerindeki boğuntu ve bunalım hali Mürşit’te de vardır. Mürşit de Osman gibi çok iyi bir insandır, kötülük düşünmez. Mürşit de kitaplara düşkündür, sanata ilgi duyar, Osman da. Mürşit de bir “tutunamayanlar”dır, Osman da.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır. Günlükleri okudukça, Osman’la ilgili bir kitap yazmaya karar verir ve intihar mı, yoksa kaza mı olduğu tam olarak bilinemeyen ve bilinemeyecek olan Osman’ın ölümü, eşi Şebnem, kardeşi Teoman, babası Necmi üzerine söyleşiler yapmaya başlar. Söyleşiler, Osman ve ailesinin çevresi tarafından nasıl algılandığını gösterir. Okurken Edip Cansever’in Ben Ruhi Bey Nasılım kitabını hatırlamamak mümkün değil. Orada da Ruhi beyi hem kendi gözünden hem de çevresi tarafından nasıl tanımlandığını okumaktayız. Bu toplumsal boyut, romana hareketlilik kazandırır. Diğer boyut olan Osman’ın günlükleri boğucudur çünkü. Bunalım anlarında yazar Osman.

 

Osman’ın bakışı da karamsar ve kötücüldür. Dolayısıyla günlüklerinde, hep kendini rahatsız eden şeyleri yazar. Osman, çevresini eleştiri bombardımanına tutar. O, kimseyi beğenmeyen bir estet, diğer ifadeyle mükemmeliyetçidir. En büyük kavgası ise, babasıyladır. Romanın ilerleyen sayfalarında, bu kavga küçük kardeşi Teoman’la devam eder. Osman, babasından da onu öldürmek isteyecek kadar nefret eder, kardeşi Teoman’dan da. Dolayısıyla Osman’ın hep bardağın boş tarafını gören bakış açısıyla yazılmış başarısızlık, öfke, nefret ve eleştirisini okumak, okuyucuyu da boğar. Söyleşiler ise, farklı kişilerle yapılır, onların kısa, özet, akıcı cümleleri, bu boğuntuyu dağıtır.

Dinmeyen Dünya Ağrısı
Osman, Ayfer Tunç’un diğer bir romanı olan Dünya Ağrısı’nın Mürşit’ine çok benzemektedir. Dünya Ağrısı, bütünüyle Mürşit’in bakış açısı ve anlatımından oluşur. O yüzden Dünya Ağrısı tek boyutlu ilerler. Her şeyi Mürşit’in dilinden öğreniriz. Karşı tarafa veya çevresindeki insanlara söz hakkı tanınmaz. Onların sözleri de, Mürşit’in yorumlarıyla romanda yerini alır. Osman’ın günlüklerindeki boğuntu ve bunalım hali Mürşit’te de vardır. Mürşit de Osman gibi çok iyi bir insandır, kötülük düşünmez. Mürşit de kitaplara düşkündür, sanata ilgi duyar, Osman da. Mürşit de bir “tutunamayanlar”dır, Osman da. İkisi de dünyaya uyum sağlayamamıştır. Hiçbir hayalini gerçekleştirememiştir. Arkadaşlığa, vefaya değer verirler. Parayı önemsemezler. Hepsinden önemlisi ikisi de babalarıyla kavgalıdırlar. Osman’ın babasıyla kavgası, nefret boyutunu çoktan aşmış, hınca dönüşmüştür. Max Scheler ve Nietzsche’nin sözünü ettiği cinsten bir hınçtır (ressentiment) bu. İnsanı kör eden, olay ve kişileri doğru değerlendirmeye engel olan, yok edici, muhakemeyi devre dışı bırakan bir duygu birikimi ve sapması. Bu tür hıncın en korkunç tarafıysa, artık hedefini kaybetmiş olmasıdır. Osman da babasına duyduğu hınçla hareket eder. Bütün dünyaya bu hınç çerçevesinden bakar. Babası ölüp gittiği halde Osman’daki bu hal değişmez. Kayınbabasını gördüğünde yeniden nükseder, kardeşi Teoman’a yönelik karışık duygu ve düşüncelerinde yine öyle. Mürşit de, babasına yönelik hiçbir olumlu olay ve düşünceyi hatırlamaz. Bazen oğluna bakışında ortaya çıkar bu hınç, çoğu zaman da babasını hatırlatan oteli değerlendirişinde. Ama kendini her zaman hissettirir.
Hınç yüklüdür Osman da Mürşit de çünkü dünyaya dur diyememektedirler. İnsanlara hayır diyememektedirler. Öfkelerini ve nefretlerini dışarı yansıtamamaktadırlar. Duyguları sürekli içlerinde birikir. Bu olumsuz duygu birikimi, hedefini şaşırır ve bütün dünyaya yönelir. Bu yüzden Osman’ın da Mürşit’in de hayatları, nefes alış verişleri, bütün hareket ve sözleri dünyadan intikam almaya dönüşür. Bu, aslında babadan alınan intikamdır. Ellerinden başka bir şey gelmediği için, kendilerini mahvederek baba, toplum, dünya ve hayattan intikam alırlar. İkisi de “ağrı” duymaktadır. Bu ağrı, mahvoluşlarını gerektirse de, onları intikama sürükler.
İkisi de ölmek istemektedir ama intihar edemeyecek kadar korkak ve edilgindirler.
Dünya Ağrısı’nda bir nevi Mürşit’in günlüklerini okuruz baştan sona. Okuyucu sürekli Mürşit’i dinlediği için onun çektiği ağrıya benzer ağrı duymaya başlar. Osman’ın günlüklerine denk düşer, Dünya Ağrısı’nın bütünü. Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı’nın bu tek boyutluluğunu gidermek için Mürşit’i bazı toplumsal olayların içine sokar. Maraş Olayları, Alevi-Sünni, Sağ- Sol çatışması gibi. Zorlama durur romanda bu toplumsal olaylar. Sonradan romana giydirilmiş, sokuşturulmuş gibidirler. O yüzden roman bütünlüğü içinde aslında anlamlı bir konumları yoktur. Kurguda aktif bir role sahip değildir yani bu siyasi olaylar. Kurguya bir şey de kazandırmazlar. Onları çıkardığımızda Mürşit’in hayatından veya karakterinden bir şey eksilmez. Osman’ın toplumsal boyutunu oluşturan söyleşiler ise, daha incelikli ve derinliklidir. Ayfer Tunç bu söyleşilerde toplumun kılcal damarlarına kadar sokulur. Toplumsal sınıf ayrımını; merhameti, fırsatçılığı, bencilliği, aşkı, zenginliği, mürailiği, fakirliği, evliliği, aileyi tartışır, işler. İlginçtir, romandaki karakterlerin birçoğu eşinden ayrılmıştır: Teoman, Gazi, Tandoğan, Pakize. İkinci üçüncü defa evlenmiştir çoğu. Yine de aradıkları huzuru bulamamışlardır. İşlerinde de başarısızdırlar. Fakat yine de, hayat mücadelesini bırakmamışlardır. Osman’dan farkları da budur: mücadeleyi bırakmamak; Pakize’nin deyimiyle “kaderine razı olmak”. Söyleşiler bu şekilde Osman’ın hangi toplumsal şartlarda, nasıl bir insan profili içinde yaşadığını, konumlandığını göstermesi açısından ilginç ve kurguyu güçlendirici, daha doğrusu tamamlayıcıdır.

Hınç yüklü karakterler
Osman, anne ve babasından kalan büyük serveti, fütursuzca harcayarak intikam alır. Zaten Osman’ın umursamazlığı nedeniyle ölmüştür Necmi Bey. Bu da intikamın farklı bir boyutu. Osman’ın, babasının ölümüne üzülmemesi ise, diğer bir boyutu. Osman hınç içinde olduğu için intikamının farkında değildir. Osman’ın eşi Şebnem, porno bir dergiye verdiği pozlarla, kendini ve babasını terk edip giden annesinden intikam alır. Şebnem de hınç yüklüdür. O yüzden kendini mahvederek annesinden intikam aldığının farkında değildir. Şebnem altın vuruşu, emniyet müdürüyle ilişkisini faş eden videoyu internet ortamına yükleyerek gerçekleştirir. Osman’dan, emniyet müdüründen, Teoman’dan bu şekilde intikam alır. Emniyet müdürü ve Teoman büyük suçludur Şebnem’in gözünde. Osman da onlara direnemediği için suçludur. Şebnem, öyle bir bomba patlatır ki, kendinin de mahvı olur bu, diğerlerinin de. Kimse artık toparlanıp, kendine gelecek durumda değildir. Teoman iflas eder, eşinden ayrılmak zorunda kalır. Emniyet müdürü görevden alınır, yurtdışına kaçmak zorunda kalır. Özellikle Osman, bir daha belini doğrultamaz. Osman, emniyet müdürünün desteğiyle açmak üzere olduğu müzik aletleri dükkanını açamaz. Elinde kalan son kuruşları da kaybeder. Çok sevdiği eşinden ayrılır. Teoman ve emniyet müdürü gibi dünyayla uyumlu, kötü ve gaddar kişiler, bir şekilde taptıkları parayı yeniden elde edip, hayatlarına devam ederler. Ama Osman gibi onurlu kişiler, başını yerden kaldıramaz hale gelirler.
Osman’ın annesi, kanser olup ölür. Osman, bu ölümden babasını sorumlu tutar. Teoman da böyle düşünür ama bu onun babasına karşı hınç beslemesine neden olmaz. Çünkü Teoman babasının, aldığı yerden vererek onun mülkünü elde etmek peşindedir. Osman’da ise, bu tür ayak oyunları yoktur. Osman dürüsttür. Teoman aynı ayak oyunlarıyla, babasının ölümünden sonra ağabeyinin mülkünü elde etmeye çalışır. Teoman, annesinin ölümüne takılıp kalmaz. Kaba saba ve duygusuzdur Teoman. Osman ise, annesinin acısını ölene kadar hisseder. Teoman, Dünya Ağrısı’nda Mürşit’in oğlu Özgür’e denk düşer. Hasis, ikiyüzlü, acımasız, bencil ve fırsatçı… Hepsinden önemlisi, dünyayla uyumlu ve hırslı… Yani Mürşit ve Osman’ın tam tersi. Bu yüzden Teoman ve Özgür yüzeysel karakterlerdir, hiçbir mevzuda derinleşemezler. Kendi tabirleriyle “geçmişe takılıp kalmazlar”. Osman, annesinin ölümüne takılıp kalır, bu acıyı hayatı boyunca derinleştirir. Mürşit de, babasının kendini otele hapsetmesini hayatı boyunca affedemez, bu konuyu deşip durur. Takılıp kalma, derinleştirme, kangrene dönüşene kadar yaralarını kaşıma ve kanatma, affedememe, Mürşit’le Osman’ın, babalarına dair sürekli olumsuz olay ve özellikleri toplamalarına neden olur.
İntikama hazırlık
Osman’ın babası aslında Osman’ın anlattığı kadar kötü bir adam değildir. Osman, babasından daha kötü babalar gördüğünde şaşırır bu yüzden. Yıldız Teknik Üniversitesinde jeoloji profesörüdür Necmi bey. Estet ve mükemmeliyetçidir, aynen oğlu Osman gibi. Yakışıklı ve çekicidir. Güzel giyinmeyi sever. Onun Osman’dan farkı, para kazanmayı da bilmesidir. Necmi bey, oğullarını iyi bir şekilde yetiştirmek, onların iyi bir eğitimden geçmelerini sağlamak istemektedir. Ama başarılı olamaz. Teoman’ın paragözlülüğü, Osman’ın hassas ruhu babalarını doğru değerlendirmelerinin önüne geçer. Osman, babasıyla sohbet dahi edemez haldedir. Onun annesini ve kendini dövmesi, acımasızlığı, despotluğu, cimriliği, geçmişini saklaması ve insanlara rol kesmesini kafasında döndürüp durur. Bu, kendi mahvına rağmen babasından alacağı intikama bir nevi zihinsel ve psikolojik hazırlıktır.
Osman’ın sonunda, keşke Ayfer Tunç, Şebnem karakterini biraz daha işleseydi demekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü Şebnem, intihar komandosu gibi hareket eder. Kitabın yazarı, Şebnem’e ulaşamaz. Büyük ihtimal öldürüldü diye düşünür. Fakat Ayfer Tunç, ilginç bir noktaya işaret eder. Şebnem, annesinden dolaylı yollardan da olsa intikam almaya, annesi babasını terk ettiğinde başlar. Baba çalıştığı inşaatta kaza geçirip, sakat kalır. Ondan sonra huysuz, gaddar, alkolik birine dönüşür. Hiçbir hayat ışığı taşımaz. Şebnem bu durumdan dolayı babayı hiç suçlamaz. Tek suçlu, annedir. Şebnem annesinin ve üvey babasının yanında da rahat durmaz. Erkek arkadaşları, giyim kuşamı ve rahatsız edici hareketleriyle annesinden intikam alır. Annesini affedemez. O da Osman ve Mürşit gibi geçmişe takılıp kalır. Ve Osman’da olduğu gibi annesini anlamaya çalışmaz. Ortaya çıkardığı hıncın kurbanı olur.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.