Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

James Joyce ve Dublinliler




Toplam oy: 5
James Joyce’un bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinde, bir mekân, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

James Joyce’un bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinde, bir mekân, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir. Joyce, yapıtlarında bu olumsuzlukları gündeme getirip bunlarla hesaplaşır. Öncelikle İrlanda’nın kültürüne, aile yapısına, papaz baskısına karşıdır ve bütün bunların da sanatını olumsuz etkilediğini düşünür: “Sevgili aşkım, Dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. Başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. Dışında olacağım günleri bekliyorum,” diyen Joyce, sonunda Dublin’den ayrılır ve yıllarca Avrupa’da sürgün yaşar. Ama bu sürgünlüğüne rağmen, ne o Dublin’den kurtulabilir ne de Dublin onu terk eder. Bütün yazdıklarını âdeta Dublin belirler. Joyce hiç kuşkusuz yapıtlarıyla düşüncelerine, inançlarına göre Dublin’i yeniden yaratmak ister. Çünkü kalbi oradadır. Sürgünde geçen yirmi sekiz yıla rağmen onun Dublin hayali hiç sönmemiştir.


Her şeyi anlatan şehrin sesi
Joyce, şehir anlatılarıyla pek çok şeyin ifade edilebileceğini düşünür. Ona göre, çürüyüşün özel kokusu ancak şehirleri anlatmakla mümkündür. Genel olarak İrlandalılık özel olarak Dublinlilik onun aracılığı ve yorumuyla edebiyat dünyasında yer bulur. Onun “Dublin günün birinde yok olursa, benim sayfalarımdan yeniden yaratılabilir” sözü boşuna değildir. Bu anlamda kuşkusuz onun eserlerinde kentin toplumsal, kültürel, tarihsel, mimari ve ekonomik yapısına ilişkin pek çok gönderme yer alır. Ama asıl ilgisi kentin sosyolojik yapısı, kültürel dokusu ve insanlarıyla birlikte oluşturduğu “ses”tir: Dublin’in sesi. O daha çok bu sesle ilgilenmiştir.
Joyce, öykülerinde; yaşamın zenginleştirici yanlarından uzak, bir karabasanı yaşayan, toplumun çeşitli kesimindeki insanları, hayattaki en doğal yanlarıyla ele alıp, Dublinli olmanın ve orada kalmanın neye mal olduğunu, bir portreler galerisiyle gözler önüne serer. Joyce, her ne kadar Dublinliler’de rahipler, gazeteciler, sanatçılar, siyasiler, memurlar gibi pek çok karakter/tip çizse de, bu insanların çıkışsızlığına, felç hâline Dublin kentini de dâhil eder. Taşralılık, dünya ufkunu görememe, dar görüşlülük, ufuksuzluk Dublin’in ve Dublinlilerin ortak paydalarıdır. Sokakları, barları, limanları, istasyonları bu suça ortak eder. Kilise kıskacı, fanatik milliyetçilik, dar görüşlü aileler, yaşanan olumsuzlukların en büyük sorumlularıdır. Dublin, öykülerde kötülük saçan bir organizma olarak çizilir. Baskıcı, otoriter çevresel/toplumsal yapı, yeniliğe kapalı papaz hâkimiyeti, katı İrlanda milliyetçiliği, anlayışsız ebeveynler/aile, hayatı yaşanılmaz hâle getirmektedir. Joyce bir anlamda çizdiği bu Dublin portresiyle, İrlanda’yı terk edişinin, sürgünlüğünün de gerekçelerini ortaya koymuş olur.
İrlandalıların politik, sosyal ve sanatsal yaşamı
Öykülerde, İrlanda’nın politik yaşamını, sanatsal durumunu, aile düzenini ağır bir şekilde eleştirir. Buradan özgür bireylerin hele bir sanatçının doğması imkânsızdır. Kitapta onlarca tip çizse de tüm bunlar Dublin şehrinin konumunu ortaya çıkaran bir figür olmaktan öteye gidemez. Dolayısıyla kitabın gerçek karakteri bir şehir, Dublin’dir. Kitabın ilk öyküsü, “Kızkardeşler”de “felç” metaforu üzerinden Dublin’deki bir rahibin ölümü anlatılır. İnmeden ölen Rahip Flynn biraz da Dublin’i simgelemektedir. Rahibin ölümü karşısında, çevrenin ölüm karşısındaki tutumları bir çocuğun gözünden anlatılır. Rahip kutsal çanağı kırınca bütün bir hayatı mahvolur. Rahibin bu küçücük olaydan hayat başarısızlığı çıkarması ve nihayetinde bunun ölümüne neden oluşu çarpıcı bir ironiyle anlatılır.
Sanki böylece inandığı tüm kutsal şeylere ihanet etmiş, psikolojisi bozulmuştur. Geleneksel saplantıların, bağnazlıkların bozduğu insanlık durumları; çıkışsızlık, felç, tutsaklık metaforları üzerinden temellendirilir. İşte İrlanda hayatının gelip dayandığı yer burasıdır: ölüm. “Bir Karşılaşma”da okuldan kaçarak özgürlük arayan çocuklar, bir arazide sapıkla karşılaşırlar. Çünkü kaçış yoktur, Dublin’de her yer kuşatılmıştır. “Araby”, hayalleri öldüren büyüklerin dünyasına bir eleştiridir. Komşu kızına âşık olan çocuk, aşkını bir türlü itiraf edemez. Onun övdüğü Araby adlı mağazaya gitmek ister. Ama büyüklerin duyarsızlığı onun bu düşünü öldürür. Geç kalmıştır. Gözleri acıyla ve öfkeyle yanmaktadır. İrlanda böyledir işte, düşleri bile boğar. “Eveline” de kıstırılmış bir hayat yaşayan genç kızın dünyasına eğilinir. Annesi ölmüş, babası despot ve bencildir. Eveline, bu hayattan kurtulmak için sevgilisiyle Buenos Aires’e kaçacaktır. Böylece bu boğuntulu hayattan kurtulacaktır. Biletler alınmış, hazırlıklar yapılmıştır. Tam gemiye binmek üzereyken Eveline turnikelerden döner. Özgürlüğü seçemez, tutsaklığa mahkûm olur. “Pansiyon”da, toplumsal baskı/ahlak bir yaşamı mahveder. “Küçük Bir Bulut”ta yine Dublin’in körelttiği bir hayat anlatılır.
Hayatın şölenini reddeden yalnızlık
“Üzücü Bir Olay”da hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencillik mahkûm edilir. Öyküde Dublin yine öznedir. Belki de tüm olumsuzlukların tek suçlusudur. Bir bankada kasadar olarak çalışan Mr. Duffy, bencil, kendini beğenmiş, duygusuz biridir. Okuyan, entelektüel, Mozart seven biridir. Dublin’in dışında bir yerde yaşamaktadır. Çünkü ona olabildiğince uzak durmak istemektedir. Burada Dublin’in yıldızlı gençliğinden uzak durur ya parkta yürüyerek ya da opera ve konsere giderek hayatını geçirmektedir. Ne arkadaşı, ne dostu ne de kilisesi vardır. Serüveni olmayan bir öyküdür. Konserde kocası kaptan olan bir kadınla tanışır. Sonra randevulaşıp parklarda dolaşmaya başlarlar. Mr. Duffy, fikirleriyle kadını ve tanıştığı kocasını etkisi altına alır. Bu düşünceleri niçin yazmadığını soranlara ise mevcut sanat ve toplumsal yapıyı eleştirerek bilinçli bir aşağılamayla “neye yarar” diye geçiştirir. Kadına ilişkin duygu geliştirirken, içindeki entelektüel ses bunu önler. Ona onulmaz yalnızlığını ihtar eder: “Kendimizi veremeyiz diyordu o ses: biz ancak kendimizin olabiliriz.” Kadın bir gece Mr. Duffy’un elini alıp kendi yanağına yapıştırınca Mr. Duffy çok şaşırır ve ilişkisini keser. Kadın da kitapları ve notaları kendisine iade eder. Mr. Duffy kendi sıkıcı hayatına yeniden döner. Kitapları, bankası ve park yürüyüşleri ona yetmektedir.
Bir akşam gazetede terk ettiği kadın Mrs. Sinico’nun tren kazasında öldüğünü öğrenir. Kendini sorgulamaya başlar. Ama kendini haklı çıkarmak peşindedir. Birlikte yürüdükleri yollardan yürür, sesini kulaklarında hisseder. Niçin ölüme mahkûm etmiştir onu? Hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu düşünmektedir. Hayatında tek bir insan onu sever gibi olmuş o da hayatı ve mutluluğu esirgemiştir ondan. Suçluluk duygusuyla ne yapacağını şaşırır. Belleğinin ona söylediği gerçeklikten (biz ancak kendimizin olabiliriz) kuşkulanmaya başlar. Kitaplara, müziğin sesine hapsolmuş hayatsız yaşam onu mutsuzluğa taşımıştır. Öyküde Dublin tüm bu olumsuzlukların tek suçlusudur. Mr. Duffy ölmeden ölümü yaşayan biridir. Kimi eleştirmenler Mr. Duffy’nin, Dublin’de kalsaydı Joyce’un kendisini bekleyen bir kişiliği temsil ettiğini ileri sürerler.
Joyce Dublinliler’de sade ve doğal bir anlatıma yaslanmıştır. Müzik, şiir ve görüntünün gücünden yararlanarak bir atmosfer yaratmıştır. Gerçi öykülerde küçük semboller, işaretler, metaforlar yok değildir; ama onun asıl amacı bütünlükten bir sembol üretmektir. Seçtiği her kişilik, kurum bu karabasanın bir tonu, bir temsilcisidir. Öykülerde özel süslemelere girişmez, her şey hayatta olduğu gibidir. Ama öyküye değer olanı seçişteki başarı, gün yüzüne çıkarılan insanlık durumu her şeyi izah eden bir manifesto gibidir. Küçük bir kupanın elden düşüşü; bir hayatı mahvetmeye de, bağnaz inancın mahkûm edilmesine de yeter. Geç verilen bir para, gencin bütün hayallerini yıkabilir. Nietzsche saplantısı bir hayatı kaçırmaya/ıskalamaya neden olabilir.
James Joyce’un Dublinliler’de gündeme getirdiği şehrin sesleri, modern öyküde bir imkân olarak günümüze değin öykülerde yankılanacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.