Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kadın bedeni kime ait? Uterusun histerisi




Toplam oy: 994
Burası kadın-erkek eşitliğine inanmayanların yönettiği bir dünya. 21. yüzyıldayız, Birleşmiş Milletler’in kadınların üreme haklarını ve kararını koruyan pek çok bildirgesi var. Siyasi erk kürtaj, doğum kontrolü, doğacak çocuk sayısı, doğum şekli gibi konularda kadınların yasalarla elde ettiği hakların karşısına ahlak, günah, aile yapısı, toplumsal değerleri çıkarıyor. Kadın bedeni üzerinden yapılan politikalar, neoliberal çarkın hep gündemde tutmaktan kârlı çıktığı bir muhafazakar taktiğe dönüşüyor.

Kadın dedikleri acayip organlar, duygular ve düşünceler muamması, tedavi edilmesi gereken ontolojik bir hastalık haline geldi, geçmiş olsun.

 

İlk teşhis Eski Yunan’da gerçekleşmiş. Platon’a göre uterus, kadının içinde yaşayan, kendi iradesi olan bir varlık. Kadının bedenini ele geçirmiş, tek isteği hamile kalmak olan vahşi bir hayvan. Uterusun bedende başıboş dolaştığına inanıyor Platon, “gezgin uterus” terimi de buradan geliyor. Kadınların gösterdiği huzursuz ve isyankar tavırlara, nefes darlıklarına, karın ağrılarına verilen histeri adı ise Yunanca uterus ile aynı kökten geliyor. Bu durumdan mustarip kadınlara kötü kokulu yağlar koklatılıyor ki, gezgin uterus korkup bedende ait olduğu yere dönsün. Ama bu geçici bir çözümdür. Çünkü uterus, kendini tamamlayacak olanı bulana kadar gezinmeye devam edecektir. Ta ki, bebekleninceye kadar. Belki uterus, biyolojik kaderine isyan ediyordu. Ama uterusun bu “gezgin ruhu” bastırılacaktı. Yerini bilmeliydi, varoluş nedenini yerine getirmeliydi.

 

Meryem, günahsızca gebe kaldı. Kutsal Kase’nin bir rahim metaforu olarak kullanılması Vatikan’ı kızdırıyor.

 

Viktorya dönemi İngiltere’sinde jinekolog Isaac Baker Brown’ın bir teorisi vardır: Kadınlara özgü hastalıklı hallerin kaynağı, aşırı uyarılmış sinir sistemidir. Klitorisin bağlı olduğu sinir kadın sağılığı üzerinde büyük bir stres kaynağıdır, histerik nöbetlere, deliliğe ve ölüme yol açabilir. Baker Brown, klitorisin makasla kesilip alınması, yaranın afyonla temizlenmesi yöntemini geliştirdi. Bu yöntemi rızaları olmadan kadınlar üzerinde denedi. Gözlemlerine göre yara bir ay içinde iyileşecek, kadınlar böylece uysallaşarak kolayca hamile kalacaktı.

 

Aynı dönemde, Dr. Mortimer Granville, kadınsal histerinin tedavisi için başka bir icatla meşguldür. Kadınların cinsel ihtiyaçlarının olabileceği kabul edilmediğinden, histeri, tıbbi bir sorundu. Bu sorunu gidermek için doktorlar elle pelvik masaj yapmak zorunda kalıyorlardı. Yorucu ve sıkıcı bir işti bu, parmaklara kramp giriyordu. Doktor Granville, bu soruna çare olsun diye ilk Viktoryen vibratörü icat etti. Elle kurmalı, su ya da buharla çalışan vibratörün, sonunda elektrikli modelleri çıktı. (Elektrikli ütü ve süpürge on yıl sonra icat edilecekti.) 20. yüzyılın başlarında, kadın dergilerinde, sıradan bir küçük ev aletiymiş gibi vibratör ilanları yer aldı. Rachel P. Maines, The Technology of Orgasm: Hysteria kitabında vibratörün hikayesini anlatıyor; kitap, 2011’de Histeri adıyla filme uyarlandı.

 

Nazi doktorlardan Hermann Stieve’nin ilgi alanı ise, stres ve çevresel etkenlerin kadın üreme sistemine olan etkisiydi. Sayısız idamlar sayesinde otopsi çılgını olmuş Nazi tıbbı, Doktor Stieve’ye inceleyeceği bol miktarda rahim ve yumurtalık sağlıyordu. Doktor Stieve, kadınların idam edilmeden önceki regl hikayelerini dinliyor, yumurtlama dönemindeki kadınları gaz odasına gönderiyor, korkunun yumurtlama üzerindeki etkisini araştırıyordu. Yayımladığı makalelere göre kadınlar idamı beklerken yumurtlamıyor, düzensiz kanama geçiriyorlardı. Stres, kadın doğurganlığına iyi gelmiyordu. Doktor, Nuremberg’de suçlanmadı; idam mahkumlarının cesetlerini bilim adına incelemek yasalara uygundu. Bulguları güncel tıpta hâlâ geçerli. Amerikan seçimlerinde Cumhuriyetçi bir aday, bu bulgulara dayanarak, tecavüz sonucu hamile kalınamayacağını, hamile kalındıysa olaya tecavüz denmeyeceğini iddia etti. Türkiye’de bir mahkeme, onlarca adamın tecavüzüne uğrayan 13 yaşında çocuğun bu işte rızası olduğuna karar verdi.

 

Kadın sünneti, başta Afrika olmak üzere farklı coğrafyalarda, farklı dini inanışlara, törelere, ilkel âdetlere dayandırılarak uygulanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2012’de dişil genital sakatlamayı geri döndürülemez ve iyileştirilemez bir şiddet olarak ilan etti, yasak çağrısı yaptı. Çağrının bağlayıcı bir yaptırımı yok. Kadın sünnetinin nedenleri bekareti korumak, cinsel arzuyu engellemek, daha estetik bir görünüm ve doğuranlığı artırmak. Bazı kültürlerde on yaşında başlıyor sünnet. Kesim genelde hijyenik olmayan, anestezisiz koşullarda makas, jilet, cam parçası, teneke kutu kapağıyla yapılıyor. Bazen klitoris kesilip atılıyor, bazen vajina evlenene kadar dikilip kapatılıyor.

 

 

Cambridge Düşesi’nin tahtın vârisini taşıyan hamile karnı bir fetiş nesnesiyken, Kim Kardashian’ın hamile kiloları dehşet veriyor. Türkiyeli hamile kadının sokakta gezmesi estetik olmadığı için terbiyesiz bulunurken, Suudi kadınların yumurtalıklarını zedelemesinler diye araba kullanmaları yasaklanıyor. Çocuk gelinlerin, yaşları büyütülse de, pedofili kurbanı olmaları gerçeği değişmiyor. Toplu evlilikler, gelinlerin belindeki kırmızı kurdeleyle paketlenip vatana millete hayırlı oluyor.

 

Burası kadın-erkek eşitliğine inanmayanların yönettiği bir dünya. 21. yüzyıldayız, Birleşmiş Milletler’in kadınların üreme haklarını ve kararını koruyan pek çok bildirgesi var. Siyasi erk kürtaj, doğum kontrolü, doğacak çocuk sayısı, doğum şekli gibi konularda kadınların yasalarla elde ettiği hakların karşısına ahlak, günah, aile yapısı, toplumsal değerleri çıkarıyor. Kadın bedeni üzerinden yapılan politikalar, neoliberal çarkın hep gündemde tutmaktan kârlı çıktığı bir muhafazakar taktiğe dönüşüyor.

 

Kaçın feminizm geliyor!

 

Feminist teori, kadın-erkek eşitliği mücadelesinde savaşını, akıl-duygu-irade ve beden arasındaki determinist ilinti üzerinden vermeye kıstırılmış kalmış: Kadın, doğayla uyum içindedir ve içgüdüsel algılanır. Akıl-duygu-irade gibi yetileri değersizleştirilir. Önce bir biyolojik varlıktır, zihinsel değil. Görerek somutlaştırılır kadın varoluşu. Feminist teori de, bu dualite oyununu oynamak zorundadır aslında.

 

Mary Wollstonecraft’in 18. yüzyılda yazdığı A Vindication of the Rights of Women, ilk feminist denemedir diyebiliriz. Wollstonecraft, kadının aile içindeki ve toplumdaki rolünü sorgularken, kadınların kendi gözlerindeki beden algısına saldırmıştır. Kuşku duymalarını, sorgulamalarını istemiştir. Dönemin orta sınıf kadınlarının bütün bilgilerinin bedenlerini iyi bir evlilik için hazırlamaya dair olduğunu söyler. Yaygın olarak “histeri ya da sinir” olarak tanımlanan kadın aklı ve duyguları için “sensibility” kavramını ortaya atar. Bir 18. yüzyıl retoriği olan bu kavram hem felsefeyi hem de tıbbı ilgilendirmiştir. Sezgi, duyarlılık, akılcılık olarak tanımlayabiliriz. Wollstonecraft, kadını erkeklerin kontrolünden kurtarmanın yolunun, kadınların bedenleriyle olan bağlarını koparmaktan geçtiğini savunuyor ve onlara, gerekirse akıllarını kullanarak cinselliklerini bastırmayı öneriyor.

 

Kadın bedeni kime ait öyleyse? Feminist cevaplarda bile bedenin, benlikten ayrı bir varlık olduğu önkabulü var. Benim bedenim derken bile dualiteden kurtulamıyor kadın. Simone de Beauvoir, “kadın doğulmaz, kadın olunur,” diye ilan ettiğinde cevap vermiyor, yeni bir soru soruyor. 1950’lerin feminist manifestosu İkinci Seks, cinsellik ve cinsiyeti iki farklı olgu olarak ele alıyordu. Cinsellik biyolojiyle, cinsiyet sosyolojiyle ilgiliydi. Toplumsal kadının biyolojik kadına yabancılaşması, en büyük travmasıdır kadının. Beauvoir, doğurganlığa sahip olmanın bir yük olduğuna, birey olma halinin türün sürekliliği için feda edildiğine inanır. Ergenlikten, gebeliğe ve menopoza acı çekerek değişen kadın bedeni hayvanlaşma, iğrenme ve utanç kaynağı olabilir. Hamilelik doğanın pasif bir aracı haline gelmektir.

 

Uterus yaşamın kaynağı. Ancak nesiller boyu doğurganlık sürmezse de ölümün ya da iflasın; hangisi önce gelirse... Beauvoir, bu ebedi dişilliği lanet olarak görüyor. Julia Kristeva’ya göre ise hamile beden, doğa ve kültür arasında aracıdır, dönüşüm anıdır. Bu dönüşümde, tıpkı Beauvoir gibi, bir iğrenme ve değersizleştirme (abjection) bulur Kristeva. Kadın özne olmak için annelik kavramını, çocuk özne olmak için anneyi öldürmek ister. Burada Deleuze’ün postyapısalcı “kadın-olma” kavramından da söz edebiliriz ama açıkçası, kız mıdır kadın mıdır, kızlı-erkekli, karma olmak ya da olmamak gibi meta sorunsalları çözmede ne kadar pragmatik olursak o kadar iyi.

 

Edebiyat yeni bir dünyaya gebe mi?

 

Wollstonecraft bir kız bebek doğurduktan sonra öldü. Mary, on yaşına geldiğinde  annesinin feminist yazılarının hepsini okumuştu. Annesinin notlarında bebeğinden “hayvan” diye söz ettiğinden haberi vardı. 1818’de, 19 yaşında, hamileyken Frankenstein’ı yazmaya başladı. Feminist edebiyat eleştirisi açısından, Mary Shelley’nin Frankenstein’da, aseksüel bir eril üreme hikayesi içinde edebiyatın en önemli doğum metaforlarından birini kurguladığını iddia edebiliriz. Hayat yaratmanın kontrolünü ele alan, Shelley’nin modern Prometheus dediği eril bilimsel zeka, biyolojik kadere kafa tutar ve bunun sonuçlarına katlanmak zorundadır. Doris Lessing’in Beşinci Çocuk romanı, yine doğmamış bebeği insan dışı korkunç bir varlığa dönüştürerek doğumla dehşeti eşleştirir. Lessing çok çocuk doğurmak isteyen kadına ceza olarak gelen bu beşinci çocukla anneliğe saldırır. Ama hiçbir bebek, “Rosemary’nin bebeği” kadar korkunç olmamıştır. Ira Levin’in filmin ünü karşısında neredeyse unutulan aynı adlı romanı, kocası ve çevresindeki kötücül bağnaz çevre tarafından bir kadının kendi bedenine hapsedilmesinin hikayesidir. Hamileliğin biyolojik ve psikolojik belirtileri, kendi bedeni üzerindeki kontrolünü ve iradesini gittikçe yitiren bir kadının çaresizliğini saklamaktadır. Rosemary ile özdeşleşen bütün kadınların kendi apartman, toplum ve koca öcüleri günümüzde bile o kadar gerçek ki, Şeytan sadece film efekti olarak kalıyor.

 

Edith Wharton, Twilight Sleep’te acıyı ve meşakkati azaltan modern bilim ve teknolojinin yeni bir tür Amerikan ev kadını yaratmasını anlatır. Bu toplumsal hicivde, yaşadığı çağın anti-ütopyaya dönme sinyallerini görür Wharton. 1927’de yazılan romana adını veren alacakaranlık uykusu, acısız doğum için kullanılan ilaçların etkisi sonucu gelen rahatlamadır. Böylece narin üst sınıf kadınların defalarca çocuk doğurabilecekleri bir çağa girilmiştir. Wharton, acıyı kontrol etmeyi insan doğasına bir başkaldırı olarak görür. Ama sonuçta bu da, tıpkı daha iyi temizleyen deterjanlar gibi hayatı kolaylaştıran bir teknolojidir.

 

Hazırlanın ütopyaya gidiyoruz

 

Edebiyat, teorinin uygulama alanıdır savından yola çıkarsak; lineer olmayan kurgusu, ucu açık sonları, öfkesi, iyimserliği ve sürgünde olma halleriyle, feminist bilimkurgu feminist teorinin iyi bir yansıması. Ütopya ile distopya arasındaki farkı, o diyarın “vatandaşlarının” rızası üzerinden görmekte fayda var. Ütopya, düşgücünde yaratılmış imgenin ve içinde barındırdığı değişim potansiyelinin gerçek dünyada inşasını bekleme halidir. Ancak, kusursuz ve eşitlikçi bir toplum idealize edilirken, erkek egemen düzene, biyolojik kadere ve cinsiyetçi ayrıma karşı birleştiren güç, gönüllü de olsa bir “aynılık” zorlamasına da dönüşebilir.

 

Üreme ve doğurganlık üzerinden yapılan bilimsel ve teknolojik spekülasyonlar, alternatif toplumları özgürleştirmenin başlangıç noktası. Aynı zamanda, ayrımcı cinsiyet politikalarının ve toplum kontrolünün de. Üreme politikalarına dair dönüp dolaşıp alıntıladığımız roman Aldous Huxley’in 1932 tarihli Cesur Yeni Dünya’sıdır. İlhamını Ford fabrikalarının toplu üretim sistemi ve felsefesinden alan roman bir gelecek kabusudur.

 

Biyolojik kaderi tersine çevirmekten söz ediyoruz. Gelecekte, uzayda ya da paralel bir evrende olabiliriz. Toplumsal cinsiyeti ve öğrenilmiş cinsiyet rollerini kadın merkezli bir ütopik düzende kurgulayan, yeni üreme teknolojileri sayesinde salt dişil doğurganlığı ortadan kaldırmış, cinsiyet ayrımını androjenide sonlandırmış feminist bilimkurgunun klasik eserleri arasında Charlotte Perkins Gilman’dan Herland, Ursula K. Le Guin’den Karanlığın Sol Eli, Joanna Russ’tan Dişi Adam ve Marge Piercy’den Zamanın Kıyısındaki Kadın’ı sayabiliriz. Margaret Atwood’un başyapıtı Damızlık Kızın Öyküsü’nü biraz ayrıştırarak, yazarın istediği gibi “spekülatif kurgu” olarak adlandıralım. Atwood, bu tanımla gerçekleşmesi olası bir kurmacadan bahsederek hem belli bir gerçeklik hem de dehşet öğesi katıyor. Romanın doğurganlık ve cinsellik konusundaki bölümlerine bakarsak, yazının başından beri anlatılmaya çalışılan uterusun hikayesinde ne kadar gerçek bir yere sahip olduğu netleşir. Damızlık Kızın Öyküsü, neredeyse feminizmin yenildiği ve cezalandırıldığı bir dünyayı anlatır. Muzaffer güç muğlak bir eril kapitalist sistem değil dinci, militer bir diktatörlüktür. Kadınlar arasında bir birlik değil, aşağılayıcı bir rekabet zorlaması vardır. Atwood’un, ikinci dalga feminizmin kadınlararası bölücü tavrına eleştirisidir roman. Feminist bilimkurgulardan alışkın olduğumuz kâh anarşist kâh sosyalist sistemin burada bir kurtarıcı etkisi yoktur.

 

Kanonik açıdan baktığımızda Türkçe edebiyatta ütopya yoktur. Konuyu araştırırken, distopik ya da ütopik bir kurguda cinsiyet politikalarını işleyen çok az Türkçe roman buldum. Çoğu fantastik alt tür diye marjinalleşmiş örneklerin en ilginç iki tanesi Çetin Altan ve Alev Alatlı’dan geldi. Altan’ın yazdığı 2027 Yılının Anıları’nda feminist bir bakış bulmak çok zor. Altan, daha çok bir erkeğin cinsel fantezileri üzerinden pornografik ama cinsellikte eşitlikçi gelecek senaryoları kurguluyor. Alatlı’nın, Schrödinger’in Kedisi: Kabus ve Schrödinger’in Kedisi: Rüya adlı iki ciltlik romanında ”eril ruhun” devamlılığı ön planda tutulurken, belki de diğer bütün ütopyalardan farklı olarak ülkenin ve düzenin iyiliği ve varlığını sürdürmesinin hikayesi anlatılıyor. İlhan Mimaroğlu da Yokistan Tanrısı’nda, her doğumun, toplum için ekonomik bedelini anlatarak nüfusu sınırlıyor ve gerçek hayatımız bir kez daha anti-ütopya olarak bize geri dönüyor.

 

Feminist sanatın provokasyonu

 

Feminist sanat, kadın bedenine dair görülmek istenmeyen, varlığı kabul edilmeyen, yok sayılan ne varsa provokatif bir gerçekçilikte sunar. 1936’da Méret Oppenheim bir çay fincanını, tabağını ve kaşığı kürk ile kaplayarak sürrealist bir obje (Le Déjeuner en fourrure) yaratır. Çay fincanının domestik özelliği ile fincan şeklinin hayvan kürküyle kaplanması ile yaratılan kontrasttaki dişil form ve erotik ima, feminist sanatın ilk örneklerinden biri olur.

 

Çağdaş feminist sanat ima ve sembolizmle vakit yitirmiyor. Judy Chicago, Ron Mueck, Daniel Edwards, Tracey Emin, Vanessa Tiegs, Ubeda, Şükran Moral gibi sanatçılar gerçekçiliğin aynı anda hem provokatif hem de naif olabilme özelliğini kullanarak savunmasız yakalıyor izleyiciyi. Karşılığında sadece olumsuz sanat eleştirisi almakla kalmıyor sanatçılar, açıkça tacize ve sansüre uğruyorlar. Moral’ın başına gelenleri hatırlamakta fayda var.

 

Sanatta menstruasyon kanının kullanımı yeni değil ama şok etkisi çok fazla. Bu bir politik duruş ve kadın bedeni üzerinden yürütülen gizli gündemleri açığa çıkarıyor belki. Ana akımda vücut sıvılarının kullanılmasını kanıksamış olanlar bile kadın kanını iğrenç buluyor. Judy Chicago, kendi menstruasyonumuz hakkında ne hissediyorsak, karşımızdaki imgeye o şekilde tepki verdiğimizi söylüyor. Chicago’nun bu konuyla ilgili iki önemli eseri var. Kanlı tamponunu çıkaran kadın tablosu Red Flag ve Menstruation Bathroom. Tracey Emin dağınık yatağındaki kullanılmış kanlı iç çamaşırını sergilediği My Bed adlı çalışmasıyla dikkat çekmişti.

 

Doğurganlık ve hamile kadın formu söz konusu olduğunda hiçbir iki tablo Gustav Klimt’in Hope 1 adlı eseri ile Frida Kahlo’nun My Birth adlı tablosu kadar birbirinin karşıtı olamaz. Bu karşıtlıkta birbirini tamamlayan bir hikaye anlatıyorlar. Klimt’in çıplak hamile figürü, etrafını saran grotesk imgelerin arasından sıyrılmış, yürüyor gibidir. Yeni bir hayat olasılığı, ölüm sembolleri arasında, o sembollere değmeden, farklı bir ışıkla aydınlanmaktadır. Korku, dehşet hissetmek yerine sakin ve kendine güvenen bir güç barındırır çıplaklığında. Kahlo’nun tablosu ise, kendi doğumunu anlatır. Yataktaki yüzü çarşafla kapatılmış bir kadının bacaklarının arasından kanlar içinde kocaman grotesk bir kafa, Frida’nın kafası çıkmıştır. Yatağın başında ağlayan bir dini figür tablosu asılıdır. Doğum anı Frida için kendi çocuksuzluğunu, düşürdüğü bebekleri, ölen annesini, sakatlığından dolayı metaforik ölü doğmuşluğunu sembolize eder. Bu hüzünde ölümün karanlığından başka bir şey yoktur. Her iki tablo da yaşam ile ölümün yakınlığını anlatıyor. Klimt’te doğum umut demek, Kahlo’da ise yas duygusu.

 

Feminist hayalkırıklığı

 

Kristeva, feminizmin, insan davranışlarını sınırlayan, baskıcı ve dogmatik yönlendirme mekanizması bir “din” haline geldiğini söylüyor. Bir de iddiası var: Toplumda ne kadar farklı insan varsa, o kadar farklı cinsellik var. Nancy Fraser, feminizm kapitalizmin hizmetçisidir diyecek kadar ileri gidiyor. Feminist gayretlerin, neoliberal politikaların bir aygıtı haline geldiği, kendine tahsis edilen arka bahçede üstüne düşen rolü oynadığı çok da yanlış bir saptama değil. Hareketin beyaz, Batılı ve burjuva yapısı; özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık kavramlarını kapitalist tanımlarla paralel götürüyor. Irkçılığa karşı veya queer hakları adına verilen mücadele kentlerle sınırlı kalıp töre ve dinin mahalleyi ele geçirmesine izin mi verdi? Doris Lessing ise, sistemin protesto hakkı tanımadığı erkeklerin cinsiyet savaşlarının son kurbanı olduğunu söyleyen ilk feminist olmuştu. Kendi cinsiyetlerinin günahlarını taşıyarak yetişkin olan erkekler, kadın bağımsızlığı mücadelesinde harcanıyor, işe yaramaz kılınıyor. İyi kalpli heteroseksüel erkeğin hakkını kim savunacak? Valerie Solanas’ın Andy Warhol’u vurması mı, son Bridget Jones romanında Helen Fielding’in Bay Darcy’yi öldürmesi mi yaşadığımız dünyayı distopyaya çeviren.

 

 


 

* Görseller: Gencay Aytekin, Gökhan Akbaba, Burak Dak

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Güzel bir yazı olmuş gerçekten,lakin temelde bakıldığında azınlık grupların psikolojik yapısıyla benzer özellikleri taşıyan kadınların,kendini keşif süreci,kendini var etme mücadelesi ve gerçek manada ,politik olarak eşit söz hakkına sahip olabilmesi ve bunu her bireyin pratik yaşamında hissedebilmesi 1000lerce yıllık ataerkil gelenekte elbet zaman alacaktır ki asıl mesele de bu yapının sorgulanması ve yıkılıp ,yeni düzenin inşasıdır .Feminizim dünyanın yarısını kapsayan kadının haklı davasıdır.Ve bundan dolayı elbette kendi alt kültürlerini de zamanla oluşturmustur.Bu yüzden bu hareketin neo-liberal politikalara sıkısıp kaldığını düşünmüyorum,sadece dünyanın her yerinde aynı şekilde ilerleyemeyen sancılı bir varoluş süreci olduğunu düşünüyorum, ama elbette feminist hareketin her daim kendi içinde sorgulanıp,yenilenmesi gereken dinamik bir düşünce ve yaşam biçimi olması gerektiğine de inanıyorum

37%
63%

Dünyanın hiç bir yerinde adalet yok ki, kadın erkek arasında bir adalet geliştirilsin. Bana kalırsa çözüm ne adalet ne de eşitlik. Çözüm iki türünde kendine has olduğunu kabullenmektir farklılıklarıyla kabullenmektir. İhtiyaçlar hisler istekler tamamen farklı olabilir önemli olan farklılıklara saygı duyabilmektir.

42%
58%

kadın erkek eşitliğini aramak hatadır hiç bir zaman da olamaz bir yüz metreyi kadınla erkeğe aynı anda koşturusanız sonuç baştan bellidir eşitlik adalatde olmalı kadın ve erkek adalaette eşit olursa bu feministlige ihtiyaç duyulmaz

45%
55%

Mükemmel bir yazı, tebrikler

42%
58%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.