Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kara aynadaki gölgemiz




Toplam oy: 15
Black Mirror, dijital çağın ontolojik karmaşasını en iyi tasvir eden eserlerden biri. Yapay zekâ, sanal gerçeklik gibi dijitalleşmenin hayatımıza dâhil ettiği kavramların yanında bilincin doğası ve gerçeklikle ilişkimiz gibi binlerce yıldır anlamaya çalıştıklarımız üzerine cevaplaması güç sorular soruyor.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor. Konu hikâyelerin kitlelere ulaşma becerisi olduğunda Netflix ve benzerlerinin anlatı formunu ve hikâyelere yaklaşma alışkanlıklarımızı domine ettiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz ay yayınlanan 5. sezonu yerden yere vurulan Black Mirror her zaman cevapları veremese bile doğru soruları sordurmayı beceriyor.

 

Tüm bu karmaşa neden?

 

Jung’un tabiriyle kendi varoluşunu boşu boşuna arayan modern insanın yaşadığı derin kaybolmuşluk halinin arkasında izleri aydınlanmaya kadar sürülebilecek bir süreç olabilir mi?

 

 

18. yüzyıldan itibaren ilahi olanla bağlarını koparıp insanı merkeze alan sanat, adeta ikame bir dine dönüşürken, bu dinin rahiplerince daha teknik bir alana itilen zanaat ise kendi yolunda yürüdü. Bilim ve teknolojideki ivmeyi harekete geçiren bu yürüyüşün doğurduğu sanayi devriminin ise insanı biraz daha yalnızlaştırıp, hiçleştirerek modernizmin ürettiği sanatın ideal öznesine dönüştürdüğü söylenebilir. İnsanın ilk imgeleriyle arasındaki bağını koparan, onu olduğu gibi değil olmasını istediği gibi gören modernizm, bizleri kendi içimizdeki bir hapishanede derin bir travma yaşamaya terk eder. Zira yine Jung tüm insan eylemlerinde a priori bir faktörden, arketiplerden bahsederek psikenin bir bakıma önceden kodlanmış karmaşık yapısı ve kolektif bilinçdışı ile ilişkisinin altını çizmiştir. Nihayetinde bu gürültülü kopuş bir çeşit psikozu, deyim yerindeyse işin deliliğe vurulduğu postmodernizmi ve onun anlam dünyalarımızı bulanıklaştıran etkisini doğuracaktır.

 

 

Ne var ki arketipler her zaman, her yerde, herhangi bir dış etkene ihtiyaç duymaksızın yeniden ortaya çıkabilirler. Günümüzde “post modernizm öldü mü?” sorusunu sorduran dijital devrimin eski ve büyük anlatıya göz kırpıyor oluşu bir tür yeniden doğuş kabul edilebilir. Elbette bu durumun çağın işlenip bilgi üretilmesine ve paradigma inşasına izin vermeyecek derecede hızlı ve yoğun veri akışına imkan tanıması ile ilişkilendirilebilmesi de mümkün. Nedeni ne olursa olsun hem dijital çağın neden olduğu kavramsal hamlık ve çıkmaz, hem içten içe psikozumuzu tedavi eden motivasyonumuz hem de arketiplerin tartışmasız işlevselliği hikaye anlatıcılığının yeniden arketiplerin algılarımızı örgütleyen bilinçli ancak örtük alanına, Walter Benjamin’in de söylediği gibi deneyim aktarımı mevziine çekildiğini gösteriyor.

 

İyileşiyor muyuz?

 

Arketiplerin kaybolması arkaik insanın ilk deneyimlerinin tüm gücünün de kaybolması demektir. Deneyimin sadece dış kökenli olduğunun kabulü ise tehlikeli biçimde öz bilinci sadece maruz kalan, pasif bir seviyeye indirger. Oysa insan olmak hususunda bir anlatıya giriştiğimizde irdeleyeceğimiz hep kendimiz olacaktır. Hiçbir özgün anlatı ‘öteki’nden çıkmaz ve insanlığın kadim anlatısı aslında hepimizin kendi hikâyesi ile dâhil olduğu, bilinç içerikleri arketiplerce düzenlenen büyük hikâyedir.

 

Öte yandan modernizmin yaraladığı bilinçlerimiz arkaik insanın zihinsel duruluğunu çoktan kaybettiği için muhatap olduğumuz hikayeler ancak gerçekliğin yeniden tanımlanması ya da içimizdeki rasyonel canavarın bilimle ikna edilmesiyle bizlerde güçlü etkiler bırakabilir. Son yıllarda bilimkurgu ve fantazyadaki yükselişinin dijital devrimin sunduğu biçimsel imkanlar kadar bu durumla ilgisi olduğu söylenebilir. Bir zamanlar fotoğraf ve sinema için yapılan tartışmaların benzerlerine tanık olsak da anlatının zamanın ruhuna uygun bir formda karar kılacağını hatta bunun da video oyunlara kayacağını düşünüyorum.

 

Peki ama Black Mirror bu tabloda neye denk düşüyor? Kuşkusuz Black Mirror dijital çağın ontolojik karmaşasını en iyi tasvir eden eserlerden biri. Yapay zeka, sanal gerçeklik gibi dijitalleşmenin hayatımıza dahil ettiği kavramların yanında bilincin doğası ve gerçeklikle ilişkimiz gibi binlerce yıldır anlamaya çalıştıklarımız üzerine cevaplaması güç sorular soruyor. Ancak Black Mirror’ın asıl başarısının gölge arketipini zaman zaman kolektif bir düzlemde ele alabilmesi olduğu fikrindeyim. Jung’un bilinçli zihnimizin reddettiği, yetkisiz, karanlık ve bastırılmış yanımız olarak tanımladığı gölge, serinin hemen her bölümünde gerilimin temel kaynağı gibi. Black Mirror’ı izlerken artık bir uzvumuz ya da bilincimizin genişlediği uzamsal bir diğer boyuta dönüşen kara aynalarda dijital kültürün tekinsiz gerçekliğiyle yenilenen ve yinelenen gölgemizi görüyor ve dehşetle donup kalıyoruz.

 

Dizinin 5. sezonunda ciddi bir irtifa kaybı yaşadığı tartışma götürmez. Charlie Brooker bütün fikirlerini tüketmiş, Netflix daha çok izleyici uğruna dizi seyreltmiş olabilir. Kimileri “artık bitsin” demeye başlasa da özellikle biçimsel bir dönüm noktası sayılabilecek Bandersnatch’i hatırlayarak Black Mirror’ın işinin henüz tamamlanmadığını düşünüyorum. 2018 sonunda yayınlanan Bandersnatch’in Nebula Ödülleri’nde En İyi Oyun Senaryosu dalında değerlendirilmiş olmasının, VR teknolojisinin ivme kazandığı günümüzde geleceğin formuna dair önemli ipuçları verdiği göz ardı edilemez.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yayın sektörünün içinden biri misiniz? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.