Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kara aynadaki gölgemiz




Toplam oy: 11
Black Mirror, dijital çağın ontolojik karmaşasını en iyi tasvir eden eserlerden biri. Yapay zekâ, sanal gerçeklik gibi dijitalleşmenin hayatımıza dâhil ettiği kavramların yanında bilincin doğası ve gerçeklikle ilişkimiz gibi binlerce yıldır anlamaya çalıştıklarımız üzerine cevaplaması güç sorular soruyor.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor. Konu hikâyelerin kitlelere ulaşma becerisi olduğunda Netflix ve benzerlerinin anlatı formunu ve hikâyelere yaklaşma alışkanlıklarımızı domine ettiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz ay yayınlanan 5. sezonu yerden yere vurulan Black Mirror her zaman cevapları veremese bile doğru soruları sordurmayı beceriyor.

 

Tüm bu karmaşa neden?

 

Jung’un tabiriyle kendi varoluşunu boşu boşuna arayan modern insanın yaşadığı derin kaybolmuşluk halinin arkasında izleri aydınlanmaya kadar sürülebilecek bir süreç olabilir mi?

 

 

18. yüzyıldan itibaren ilahi olanla bağlarını koparıp insanı merkeze alan sanat, adeta ikame bir dine dönüşürken, bu dinin rahiplerince daha teknik bir alana itilen zanaat ise kendi yolunda yürüdü. Bilim ve teknolojideki ivmeyi harekete geçiren bu yürüyüşün doğurduğu sanayi devriminin ise insanı biraz daha yalnızlaştırıp, hiçleştirerek modernizmin ürettiği sanatın ideal öznesine dönüştürdüğü söylenebilir. İnsanın ilk imgeleriyle arasındaki bağını koparan, onu olduğu gibi değil olmasını istediği gibi gören modernizm, bizleri kendi içimizdeki bir hapishanede derin bir travma yaşamaya terk eder. Zira yine Jung tüm insan eylemlerinde a priori bir faktörden, arketiplerden bahsederek psikenin bir bakıma önceden kodlanmış karmaşık yapısı ve kolektif bilinçdışı ile ilişkisinin altını çizmiştir. Nihayetinde bu gürültülü kopuş bir çeşit psikozu, deyim yerindeyse işin deliliğe vurulduğu postmodernizmi ve onun anlam dünyalarımızı bulanıklaştıran etkisini doğuracaktır.

 

 

Ne var ki arketipler her zaman, her yerde, herhangi bir dış etkene ihtiyaç duymaksızın yeniden ortaya çıkabilirler. Günümüzde “post modernizm öldü mü?” sorusunu sorduran dijital devrimin eski ve büyük anlatıya göz kırpıyor oluşu bir tür yeniden doğuş kabul edilebilir. Elbette bu durumun çağın işlenip bilgi üretilmesine ve paradigma inşasına izin vermeyecek derecede hızlı ve yoğun veri akışına imkan tanıması ile ilişkilendirilebilmesi de mümkün. Nedeni ne olursa olsun hem dijital çağın neden olduğu kavramsal hamlık ve çıkmaz, hem içten içe psikozumuzu tedavi eden motivasyonumuz hem de arketiplerin tartışmasız işlevselliği hikaye anlatıcılığının yeniden arketiplerin algılarımızı örgütleyen bilinçli ancak örtük alanına, Walter Benjamin’in de söylediği gibi deneyim aktarımı mevziine çekildiğini gösteriyor.

 

İyileşiyor muyuz?

 

Arketiplerin kaybolması arkaik insanın ilk deneyimlerinin tüm gücünün de kaybolması demektir. Deneyimin sadece dış kökenli olduğunun kabulü ise tehlikeli biçimde öz bilinci sadece maruz kalan, pasif bir seviyeye indirger. Oysa insan olmak hususunda bir anlatıya giriştiğimizde irdeleyeceğimiz hep kendimiz olacaktır. Hiçbir özgün anlatı ‘öteki’nden çıkmaz ve insanlığın kadim anlatısı aslında hepimizin kendi hikâyesi ile dâhil olduğu, bilinç içerikleri arketiplerce düzenlenen büyük hikâyedir.

 

Öte yandan modernizmin yaraladığı bilinçlerimiz arkaik insanın zihinsel duruluğunu çoktan kaybettiği için muhatap olduğumuz hikayeler ancak gerçekliğin yeniden tanımlanması ya da içimizdeki rasyonel canavarın bilimle ikna edilmesiyle bizlerde güçlü etkiler bırakabilir. Son yıllarda bilimkurgu ve fantazyadaki yükselişinin dijital devrimin sunduğu biçimsel imkanlar kadar bu durumla ilgisi olduğu söylenebilir. Bir zamanlar fotoğraf ve sinema için yapılan tartışmaların benzerlerine tanık olsak da anlatının zamanın ruhuna uygun bir formda karar kılacağını hatta bunun da video oyunlara kayacağını düşünüyorum.

 

Peki ama Black Mirror bu tabloda neye denk düşüyor? Kuşkusuz Black Mirror dijital çağın ontolojik karmaşasını en iyi tasvir eden eserlerden biri. Yapay zeka, sanal gerçeklik gibi dijitalleşmenin hayatımıza dahil ettiği kavramların yanında bilincin doğası ve gerçeklikle ilişkimiz gibi binlerce yıldır anlamaya çalıştıklarımız üzerine cevaplaması güç sorular soruyor. Ancak Black Mirror’ın asıl başarısının gölge arketipini zaman zaman kolektif bir düzlemde ele alabilmesi olduğu fikrindeyim. Jung’un bilinçli zihnimizin reddettiği, yetkisiz, karanlık ve bastırılmış yanımız olarak tanımladığı gölge, serinin hemen her bölümünde gerilimin temel kaynağı gibi. Black Mirror’ı izlerken artık bir uzvumuz ya da bilincimizin genişlediği uzamsal bir diğer boyuta dönüşen kara aynalarda dijital kültürün tekinsiz gerçekliğiyle yenilenen ve yinelenen gölgemizi görüyor ve dehşetle donup kalıyoruz.

 

Dizinin 5. sezonunda ciddi bir irtifa kaybı yaşadığı tartışma götürmez. Charlie Brooker bütün fikirlerini tüketmiş, Netflix daha çok izleyici uğruna dizi seyreltmiş olabilir. Kimileri “artık bitsin” demeye başlasa da özellikle biçimsel bir dönüm noktası sayılabilecek Bandersnatch’i hatırlayarak Black Mirror’ın işinin henüz tamamlanmadığını düşünüyorum. 2018 sonunda yayınlanan Bandersnatch’in Nebula Ödülleri’nde En İyi Oyun Senaryosu dalında değerlendirilmiş olmasının, VR teknolojisinin ivme kazandığı günümüzde geleceğin formuna dair önemli ipuçları verdiği göz ardı edilemez.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar kitabındaki “Kalubeladan Beri” başlıklı denemesinde şöyle der: “… zamana meydan okuya okuya yüzyılların gerisinden süzülerek ilk günkü tazelikleriyle bize kadar ulaşan hikâyeler, içlerindeki her şeyi bir şeye dayandırıp bolca açıklamalarda bulunan hikâyeler değil, yapılarında karanlık noktalar barındıran hikâyelerdir.

Nathaniel Hawthorne (1804-1864) özellikle Kızıl Damga ve Yedi Çatılı Ev romanlarıyla tanınmakla birlikte nitelikli öyküler de yazmış bir yazardır. 

Uzun bir zaman, ciddi ciddi, insanı bir yazıya başlamaya, onu sürdürmeye yönelten ya da başlamaktan ve sürdürmekten alıkoyan gerçek şeyin ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Sanırım buna iyi bir cevabım var artık: ‘Sonra’yı düşlemek.

İşi gücü güzelliğinin sırlarını anlatmak olan çirkin yarı-deli kadınlar vardır. Hayat işte öyle bir şeydi benim için o zamanlar. Büyük harfle yazılan ve Orhan Gencebay’ın da “Hayat” dediği o şeyden bahsediyorum. O zamanlar bilemezdim tabii. Ama şiir dışında, yani kırışıklıkları açılmış anlar dışında sözüne güven olmazdı Hayat’ın. Hele gelecekle ilgili vaatlerine.

İşi gücü güzelliğinin sırlarını anlatmak olan çirkin yarı-deli kadınlar vardır. Hayat işte öyle bir şeydi benim için o zamanlar. Büyük harfle yazılan ve Orhan Gencebay’ın da “Hayat” dediği o şeyden bahsediyorum. O zamanlar bilemezdim tabii. Ama şiir dışında, yani kırışıklıkları açılmış anlar dışında sözüne güven olmazdı Hayat’ın. Hele gelecekle ilgili vaatlerine.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.