Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendini Aklayan Tutku Ve De Balzac




Toplam oy: 48
Kanona dahil olan birçok sanatçı gibi sayısız yakıştırma yapılır Balzac’a. En klişesi: “Romanın Shakespeare’i”dir. Balzac için mübalağalı “Tanrı’dan sonra en çok insan yaratmış kudret” yakıştırması bu yüzdendir. “Hangi benden söz ediyorsunuz; bende sayısız ben’ler hissediyorum” sözü içindeki bu küçük dünyanın seslerini ifşa eder niteliktedir.

-Elfen Lied animesinin giriş şarkısı Lilium eşlik edebilir bu yazıya.-

 

“Napoléon’un kılıcıyla yaptığını ben kalemimle yapmak istiyorum”

 

Balzac, fethetmek istiyordu. Stefan Zweig, Yarının Tarihi kitabının “Balzac Üzerine Notlar” kısmında Balzac’ı şöyle tasvir eder: “Gençliğinin bütün arzuları yalnız bir adda, yalnız bir düşüncede, yalnız bir hayalde var oluyordu: Napoléon.” Sevgilisine yazdığı mektupta ise Balzac ölümsüz dört kişiyi şöyle sıralıyordu: “Napoléon Bonaparte, Daniel O’Connell, Georges Cuvier ve ben.”

 

Richard Sennett de Yeni Kapitalizmin Kültürü kitabında “kendi kendini tüketen tutku” kavramından bahseder. Sennett, 19. yüzyılın kanonik yazarlardan biri olan Balzac’ın kendi kendini tüketen tutkuları yazdığını söyler. Balzac, bir tutkunun bitimsiz gibi gelen ilk aşamasının, tükenişinin ve tükenişinin ardının tasvircisidir. Sennett’e göre Balzac’ın karakterleri Proust’un meşhur Aşk Yasası’nın da habercisi olmuştur. Çünkü Aşk Yasası’na göre bir şey ne kadar erişilmezse o denli çok arzulanır.

Karakter ressamı
Hegel’in Güzel Sanatlar Üzerine Dersler kitabından ilhamla sanat felsefecisi ve eleştirmeni Arthur Danto, yalın bir sanatçı tanımına varıyor: “Sanatçı, fikri duyusal bir mecrada cisimleştirmek için yollar bulur.” Balzac’ta cisimleştirmenin o yolu kurmacanın yoludur. Kanona dahil olan birçok sanatçı gibi sayısız yakıştırma yapılır ona. En klişesi: “Romanın Shakespeare’i”dir. Balzac için mübalağalı “Tanrı’dan sonra en çok insan yaratmış kudret” yakıştırması bu yüzdendir. “Hangi benden söz ediyorsunuz; bende sayısız ben’ler hissediyorum” sözü içindeki bu küçük dünyanın seslerini ifşa eder niteliktedir.
Günde 16-18 saat çalıştığı rivayet edilen, çalıştığı saatler boyunca düzinelerce Türk kahvesi içtiği bilinen Balzac, ardında 85’i tamamlanmış 50’si taslak eser ve 2000'den fazla karakter bırakır. 1840’lı yıllarda tüm bu eserlerini Dante’den aldığı ilhamla İnsanlık Komedyası ismiyle dev bir külliyata dönüştürür. İnsanlık Komedyası o dönemin toplumsal görünümüne estetik bir katkı olarak da okunabilir. Balzac eserini üç bölüme ayırır; Analitik Çalışmalar, Felsefi Çalışmalar, Toplum Gelenekleri Çalışmaları. İnsanlık Komedyası’nın kalbi Paris’tir. Çünkü Paris, Balzac için yalnızca bir kent değil Fransa’nın ve Fransız ruhunun bir sembolüdür.
Tanrısal bir yeti olan yaratmaya teşebbüs eden her ruhun laneti gibi Balzac da aynı dertten mustariptir; sanrılar. Yazıyla dilediği her şeye müdahale edebilecek güçtedir. Bazı kaynaklar Tours isimli bir kasabada doğduğunu, asıl isminin Honore Balssa olduğunu ve yalnızca soylulara has bir ön ek olan “dé” ekini alışını ise sosyete çevrelerinde onu soylu gösterecek gülünç bir müdahale olduğunu yazar. Yazgısına soylu bir kalem itkisiyle müdahil olan Balzac’ın sanrıları bununla da sınırlı kalmaz. Hastalandığı bir gün Dr. Benassis isimli bir doktorun gelmesi için diretir. İstediği doktor The Country Doctor isimli kitabındaki Dr. Benassis karakterinden başkası değildir. Aktarılan diğer bir sanrısı ise “Düşünsene, o mutsuz kadın kendini öldürdü!” diye haykırmasıdır. Yakarışının muhayyel muhatabının ise karakteri Eugenie Grandet olduğu söylenir. Realizm akımına en büyük katkılardan birini yapan Balzac’ın bu halini Stefan Zweig şöyle belirtir: “Bütün hayalperestlerin en gerçekçisi olan bu adamı gerçeklikten kurtaran yine hayallerdir.”
Hükmeden ve adayıcı aşk
İki tür aşktan bahseder Balzac; hükmeden aşk ve adayıcı aşk. Hükmeden aşk fethetmek; maşuğunun ruhunu, zihnini, kalbini, bedenini zapt etmek ister. Adayıcı aşk ise daha en başından hükmeden aşkın erkini kurban vererek başlar. Benliğini, gururunu ve hatta tüm hesap eden zihnini verir. Balzac’da felsefenin kadim dualitelerinden olan ruh ve beden bahsi mühimdir. Balzac, birçok romanında ruh ve beden yönleri güçlü olan karakterleri işler. Bunun ilhamını da yaşamından alır. Balzac’ın yazgısındaki aşk serüvenlerinin çoğunun romanlarına konu olduğu varsayımı yanlış olmaz. En meşhur romanlarından Vadideki Zambak bu savı kanıtlayan en belirgin örnektir. Vadideki Zambak’taki Madam de Mortsauf (Henriette), Balzac’ın hayatındaki kadınlardan biri olan Madame Berny’le; benzer şekilde Lady Dudley Düşes d’Abrantes’le benzerlikler gösterir. Romanda, zambak alegorisiyle sembolize edilen ruh kadının, Madam de Mortsauf’un (Henriette) karşısında; ten kadınını ateşli mizacıyla gösteren Lady Dudley ve ikisinin arasında kalan Felix vardır. Ki Felix, romanın en başından itibaren Balzac’ın gençliğiyle paralel gider.
Denklikler bunlarla da sınırlı kalmıyor. Balzac’ın edebi zekasının hayranları olan sosyete kadınlarınca Balzac’ı reddeden nadir kadınlardan biri olarak anılan Marquise de Castries’in, yine bir romanda -Langeais Düşesi- sembolize edildiği söylenir. Belki de bu yüzden romanda Balzac, karakterine söyletiverir: “Ben onun kalbindeki Tanrı’yla baş edebilecek miyim?” Baş edememiş olacak ki karakterinin yazgısına kara bir çentik atıverir Balzac: “Baştan çıkarıcı kahkahalarıyla etrafındaki erkekleri kendine aşık eden, onların kalpleriyle oynamaktan büyük zevk alan Langeis Düşesi, kazınmış saçları, solgun yüzü ve gri elbisesiyle bir ruhtur artık.” Bunlardan hareketle Richard Sennett’in Balzac için söylediği “kendi kendini tüketen tutku”nun gizil ve örtük bir şekilde bu kadın karakterlerde ortaya çıktığı düşünülebilir.
Henriette çıkmazı
Eski bir parfüm gibidir bazı roman karakterleri… Tesiri yüksek bir kokunun yaptığı zalimlikleri yaparlar her hatırlandıklarında. Bir sandık, bir şişe, açılan bir kapak ve koku... Ve o kokuyu ilk kez aldığı zamanda insan. Ki koku, zamanlar arasında yolculuğun en kestirme ve büyülü olduğu yol değil midir? Anı saklamanın diğer bir yoludur o. Üstelik anıyı bir fotoğraftan dahi iyi saklar. Fotoğraf yalnızca görüntüsünü verir an’ın. Oysa koku bir an’ı sonsuza saklar.
Balzac’ın iki kadın karakteri Louise (İki Gelinin Hatıraları) ve Henriette (Vadideki Zambak) tüm farklılıklarına rağmen bir noktada kesişirler. İkisi de intihar eder. Üstelik aynı gerekçe ile; diledikleri gibi sevilmemek ihtirasından. Henriette’nin ölüme gidişi kanser gibi ruhuna yayılan kıskançlık yüzündendir. Kanser gibi kıskançlık sessizdir, sezgindir, rakibini kıskanmaz. Kanser gibi kıskançlık Henriette’dir. Narsistik, kırılgan ve ölümcüldür. İki Gelinin Hatıraları’nda Louise Henriette’den farklı olan aşkın peşinden gidendir. Balzac bunu şöyle ifade eder: “Ne yapayım kardeşçiğim? Aşk bana gelmiyordu. Ben de Muhammed’in dağa gitmesi gibi aşka gittim.”
Aklanmış Melmoth
Balzac’ın Türkçeye yeni kazandırılan öyküsü Aklanmış Melmoth, yeni bir yayınevi Üç Nokta Yayınları’ndan Onur Yıldız çevirisiyle çıktı. Öykünün yazılış öyküsü hayli enteresan; 1820’lerde Charles Maturin tarafından yazılan gotik bir roman olan Melmoth the Wanderer’dan çok etkilenir ve devamını yazmak ister Balzac. Aklanmış Melmoth İnsanlık Komedyası’nın Felsefi Çalışmalar kısmında yer alır. Balzac insan & şeytan üzerine ve kötülük problemine felsefi bir yorum sunar bu öyküsüyle.
Charles Maturin’in romanında ruhunu şeytana satan bir karakter olan John Melmoth; Balzac’ta para ve yükselme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir veznedar olan Castanier’in karşısına çıkan Şeytan John Melmoth’tur. Balzac, Aklanmış Melmoth’da şeytan olarak görünen karakterini aklayarak; okuruna asıl şeytanın insanın kendisi olduğunu göstermeye çalışır.
Richard Sennett’in Balzac için söylediği kendi kendini tüketen tutkunun varlığı kadar doğru bir şey daha vardır belki de. Balzac fethetmek istiyordu, kendini tüketen tutkuları vardı. Fakat belki de tıpkı Melmoth gibi en sonunda aklanmak istiyordu. Tıpkı ak zambağı Henriette gibi, aklanmak istiyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.