Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendini Arayan Arayış: Yarınsız




Toplam oy: 4
Harun Candan, Yarınsız ile kendi dilini, meselesini, üslubunu ve sesini kanıtlamış bir yazar olarak yeniden karşımızda. Karanlık, gizemli, tıpkı kader gibi ele avuca sığmaz hikâyelerin katmanları arasında okura bir ayna tutuyor Harun Candan.

Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar kitabındaki “Kalubeladan Beri” başlıklı denemesinde şöyle der: “… zamana meydan okuya okuya yüzyılların gerisinden süzülerek ilk günkü tazelikleriyle bize kadar ulaşan hikâyeler, içlerindeki her şeyi bir şeye dayandırıp bolca açıklamalarda bulunan hikâyeler değil, yapılarında karanlık noktalar barındıran hikâyelerdir. Söylemeye gerek bile yok, zaten, karanlık noktası olmayan bir hikâyenin ömrü, eğer son cümlesine kadar tahammül edilebilirse, ancak bir okumalıktır.”

 

Hikâye, öykü, roman okumak bir şeyleri tam olarak anlamak için değil, dünyayı anlama/tanımlama/yorumlama yolunda bizim gibi çaresiz kalan kurmaca kahramanlarla bir anlam yolculuğu deneyimini yaşamak içindir çünkü. Aslında bir başka “ben”imiz olan kurmaca kahramanlarla, başka başka dünyaların kötü aydınlatılmış sokaklarında gezintiye çıkarız kitaplarda. Okur kendisini arar en başta sayfaların, cümlelerin, kelimelerin arasında. Harun Candan’ın romanlarında da tıpkı yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi karanlık cümleler arasında kendini arayan karakterlerle karşılaşıyoruz daima. Ilk romanı Hayalname’den itibaren, hikâyelerini kendi ağızlarından dinlediğimiz roman kahramanları, bize eksik parçalardan oluşan gizemli, zaman zaman polisiye ve gerilim unsurlarına da yaslanan hikâyelerini anlatıyorlar. Özellikle 2017 yılında yayımlanan Yarım Ay romanında gizemle örülü bir kayboluş ve arayış hikâyesini birçok katmanın içinde eriterek, oldukça sade ama bir o kadar da ustaca bir dille biz okurlarına ulaştırmayı başaran Candan yine yarı karanlık bir sokağın ortasına bırakmaya hazır okurunu.

Bazı sorular cevaplardan daha kıymetli 
Harun Candan’ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan dördüncü romanı Yarınsız için de tıpkı diğer romanları gibi bir arayış hikâyesi dersek, sanırım hata etmiş olmayız. Bir metafor olarak kişinin kendini arayışı elbette ana meselesi romanın, ama bir başkasını değil kendini arayan biri var bu sefer karşımızda. Roman boyunca savrulup giden hayatını farklı kimlikler üzerinden yarınsız bir şekilde devam ettirirken, kim olduğunu hiç hatırından çıkarmadan kendisini unutmaya çalışırken, bir başka Deniz’de kendisini buldum derken, arayışı hiç bitmiyor kahramanımız Deniz Yelkencioğlu’nun. 
Annesi küçük kardeşini de yanına alıp ailesini terk etmiş, kötürüm babası kendini içki şişelerinin arasında kaybetmiş Deniz Yelkencioğlu aşkının peşinden koşarken bir suç işliyor ve daha on yedi yaşında, kim olduğunu bile bilmeyen bir gençken kaçak hayatı yaşamaya başlıyor. Kendine taktığı farklı farklı isimlerle, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yarınını düşünmeden hayatta kalma mücadelesi veriyor ve karanlık noktalarla bezeli roman boyunca bazı soruların peşinden gidiyor: Bazen bir muavin, bazen bir şair, bazen bir kâhya, bazen bir tarlada gündelikçi olarak karşımıza çıkan bu insanlardan hangisi peki gerçek Deniz? Para mı onu mutlu edecek, aşk mı, hırsları mı, yaşadığı işkenceler mi yoksa? 
Elbette bu soruların belirli bir cevabı yok romanda. Yazar, karakterini evirip çevirip başka başka kimliklere büründürürken, başka başka mekânlarda birbirinden ayrıksı maceraların suyuna batırıp çıkarırken, bazı soruların cevaplardan daha kıymetli olduğunun farkında. Karanlık, gizemli, tıpkı kader gibi ele avuca sığmaz hikâyelerinin katmanları arasında okura bir ayna tutuyor çünkü Harun Candan. Romanın her sayfasında sanki farklı farklı hikâyeler anlatıyor gibi görünse de aslında okuruna da şu soruları sordurmanın peşinde sanki: Ey okur, peki senin “yarın” denen belirsizlikten beklentin nedir? Sen kim olduğunun farkında mısın? Neyi aradığını biliyor musun? Aramakla bulunamayacağını, ama bulanların da ancak arayanlar olduğunu ne zaman idrak edeceksin?
1987 doğumlu Harun Candan, şimdiye kadar yayımlanan üç romanının yanına eklediği yeni romanıyla kendi dilini, meselesini, üslubunu ve sesini kanıtlamış bir yazar olarak yeniden karşımızda. Kendi içine gömülen, insan tekinin aslında bambaşka birçok insanı içerisinde nasıl barındırabileceğini gösteren, aranıp da bulunmaya çalışılan o “ben”in kim, hangisi olduğunu okura tekrar tekrar sorgulatan, ismi ile müsemma Yarınsız, edebiyatın karanlık sokaklarında sonsuz arayışlar içinde olan okurun mutlaka bulup okuması gereken bir roman.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.